Haziranda, İstanbul Hatırası
Geçtiğimiz günlerde polisiye romanın önemli isimlerinden Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası adlı romanının diziye uyarlanacağını öğrendim. Yazarın bir çok kitabını daha önce okumuştum. Dizi başlamadan önce romanı yeniden elime aldım ve şu satırlarla karşılaştım:
‘ ’’Seni özlemişim...’’
Gülleri zor kurtardı aramızda ezilmekten.
’Kaç gün oldu görüşmeyeli.’ ‘’
Bir başka bölümde ise şöyle diyordu:
‘’Evengia’nın dişi teninden yükselen bu lavanta kokusu... Bir de iri mayıs gülleri... Bir de batmakta olan güneşin son ışıkları... Bir de, ‘’Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç.’’ diyen Müzeyyen Senar’ın sesi... Yani şu anda beni sarıp sarmalayan ne varsa, hepsi, her şey sanki söz birliği etmişçesine, yaşadığım o vahşi, o cinayetlerle dolu acımasız dünyanın dışında, daha güzel, daha iyi, daha anlamlı bir hayat var diye sesleniyorlardı kendi lisanlarınca.’’
Bu satırları okurken yıllar önce dinlediğim bir şiir geldi aklıma: Haziranda Ölmek Zor. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in kaleme aldığı bu şiir, haziran ayının taşıdığı güzellikler ile ölümün bıraktığı acıyı aynı mısralarda buluşturur. Şiir haziran ayında yaşamını yitiren Nazım Hikmet Ran, Orhan Kemal ve -bir söylentiye göre de- Ahmet Arif için yazıldığı söylenir.
‘’sokaktayım
gece leylak
ve tomurcuk kokuyor...’’
ve devam eder;
‘’bir de memed’in yüzü
bir de güzel İstanbul
bir de ‘’saman sarısı’’
bir de özlem kırmızısı
demek ki göçtü usta
kaldı yürek sızısı’’
Bu şiir yıllar boyunca birçok kişi tarafından farklı yorumlarla seslendirildi. Dilden dile kuşaktan kuşağa aktarıldı. Belki de bu yüzden, bir zamanlar sadece bir şiirde duyduğumuz duygu, bir bakmışsın roman olmuş sızmış yine yüreğimize. Aynı kelimeler olmasa da insanın içine aynı yerden dokunuyor.
İşte buna metinlerarasılık deniyor: Bir eserle