Bu kitabı bitirdiğimde kendime sorduğum ilk şey şu oldu: “Benim odam nerede?” Çünkü Woolf’un anlattığı “oda” sadece dört duvarla sınırlı değil. Kendi sesini duyabileceğin, özgürce üretebileceğin, kimseye hesap vermeden düşünebileceğin bir alanı simgeliyor.
Woolf, kadınların edebiyat dünyasında var olabilmesi için bir odaya ve ekonomik özgürlüğe ihtiyaç duyduğunu söylerken, aslında çok daha derin bir gerçeğe dokunuyor: Yaratıcılığın ön koşulu, özgür olabilmek.
Kadınların üretebilmesi için “kendine ait bir oda ve yıllık belli bir gelir”e ihtiyaç duyması ilk okuduğunuzda basit bir tespit gibi görünse de sayfalar ilerledikçe bunun aslında kadınların hayatları boyunca yaşadığı sınırlamaların özeti olduğunu fark edeceksiniz. Çünkü yaratmak için önce alan gerekir; yalnız kalabilmek, düşünceye zaman ayırabilmek gerekir. Ama tarih boyunca kadınlardan beklenen hep ev işleri, annelik, eşlik oldu. Peki ya onların hayalleri, fikirleri, üretimleri? Çoğu susturuldu, görmezden gelindi ya da hiç ortaya çıkamadı. Woolf, kadınların yüzyıllar boyunca edebiyatın içinde nasıl geri planda bırakıldığını, isimlerinin unutulduğunu ya da erkek kardeşlerinin gölgesinde kaldığını çok çarpıcı örneklerle anlatıyor.
Mesela Shakespeare’in hayali bir kız kardeşini düşünmemizi istiyor ve diyor ki:“Shakespeare’in bir kız kardeşi olsaydı, onun dehası yaşamasına izin verilmezdi.”
Tarihin kadınların sesini nasıl susturduğunu çok net gösteriyor bu alıntı.
Woolf bunu farazi bir örnek üzerinden vermiş ama binlerce gerçek örneği var zaten mesela aklıma gelmişken size 20.yy.ın en çok haksızlığa uğramış kadınlarından biri olan Mileva Maric’ten, Einstein’ın eşinden de bahsedeyim. Mileva, Einstein’in fizik sınıfındaki tek kadındı, 5 dil biliyordu, Einstein’ın çözemediği soruları çözüyordu ve Einstein’ın meşhur