50. BÖLÜM DEVAMI...
'Gönder' tuşuna bastığımda parmak ucumdan tüm bedenime tazeleyici bir titreme yayıldı. Ruhumdan kopup onun kalbinin tam ortasına, ait olduğu tek yere konmuştu. Ve bende onun paylaşımını hikayemde heyecanla paylaştım. Ayakta öylece dururken, kapı zili çaldı. Kim olduğunu sormaya gerek bile duymadan, ruhum onun gelişini çoktan hissetmiş gibi koştum kapıya. Açtım. Karşımdaydı... Siyah pantolon, üzerine geçirdiği dümdüz beyaz gömlek... Yaka düğmesini serbest bırakmış, kollarını hafifçe yukarı katlamıştı. Ne bir abartı ne de bir gösteriş; sadece o ve nefes kesen sadeliği. Elinde kocaman çiçek buketleri ya da kocaman tüylü ayıcık yoktu. Sadece kendisiyle gelmişti; en büyük hediyem olduğunu biliyormuş gibi... Dudaklarının kenarına iliştirilmiş, içinde binlerce söz barındıran hafif, vaatkar tebessümle bana bakıyordu.
“Hazır mısın?” diye sordu. “Nereye?” diyebildim, şaşkınlıkla. “Seni doğum gününe götürmeye geldim,” dedi. Gözleri, üzerimdeki elbiseyi, titreyen ellerimi ve yüzümün her bir yerini ağır ağır süzdü. Bakışının değdiği her nokta kor gibi yanmaya başladı.
“Bakıyorum da hazırsın zaten. Ve... çok güzel olmuşsun.”
"Teşekkür ederim," diyebildim, kalbimin gürültüsünü bastırmaya çalışarak. Vestiyerden çantamı kaptığım gibi, bana uzattığı eli sımsıkı tuttum. Tüm varlığımı, tüm umutlarımı onun avuçlarına bıraktım.
Arabaya doğru yürürken fark ettim; o da en az benim kadar heyecanlıydı. Direksiyonu kavrayışındaki hafif gerginlik, bakışlarındaki tatlı telaş... Her haliyle "buradayım" diyordu.
Evet... Ben bu adamı seviyordum. Beni fırtınaların ortasında bırakmayan, en ağır kahrımı sükûnetle omuzlayan, yaralarımı bakışlarıyla iyileştiren bu adamı, ruhumun her zerresiyle seviyordum.
Yol boyunca sürekli. "Nereye gidiyoruz?" Diye sordum. Her defasında