Temkinli Cüret: Eleştiri Etiği ile Siyaset Felsefesi Arasındaki Yarık ​Karl Marx’ın kapitalizm analizi, felsefe tarihinin en büyük metodolojik ve normatif gerilim hatlarından biridir. Allen Wood ve G.A. Cohen arasındaki o meşhur "Marx ve Adalet" tartışması, bu gerilimin en çıplak halidir: Marx kapitalizmi "adaletsiz" mi buluyordu, yoksa ahlak söylemini bütünüyle reddeden soğukkanlı bir laborant mıydı? ​Bu metin, bu sorunun peşine düşerken kendi teorik sığınaklarını da sorgulayan bir eleştiri etiği ile eylemin aciliyeti arasındaki o tekinsiz yarığı ve bu yarığın ortasında yürünebilecek yegane patikayı inceliyor. ​Adalet Piyasası ve İçsel Eleştirinin Sınırı ​Yolculuk, Marx’ın kapitalist adalet standartlarına yönelttiği immanent (içsel) eleştirinin dehasını teslim ederek başlar. Marx, kapitalizmi aşkın (deneyim üstü) bir "ezeli-ebedi adalet" adına taşlamaz. Kapital’de metaların dolaşım alanını "insan haklarının gerçek cenneti" ilan eder; çünkü orada özgürlük, eşitlik ve mülkiyet kurallara göre işler. İşçi emek gücünü satar, kapitalist değerini öder. Hukuken her şey son derece adildir. ​Diyalektik çelişki, üretim alanına geçildiğinde patlar: Sorun kapitalistlerin kurallara uymaması değil, bizzat o adil görünen eşdeğer değişim formunun artı-değer sömürüsünü üretmesidir. Wood haklıdır; Marx sistemi kendi rasyonalitesiyle içeriden çökertir. ​Ancak bu stratejik dehanın faturası ağırdır. Cohen’in gösterdiği gibi Marx, ahlak söylemini burjuvazinin afyonu olarak görüp fırlatıp atarken, normatif (kural koyucu) içeriği bilimsel dilin içine gömer ve görünmez kılar. Kapital’in vampir ve kurtadam metaforlarıyla bezeli gotik dili, bu bastırılmış ahlaki infialin sızıntısıdır. ​Failliğin Yapıya Teslimi ve Sınıflandırma Terörü ​Ahlakın dilden bu şekilde arındırılması, Marksist
Felsefe
Haydar Aliyev sıradan bir bürokrat değildi. KGB geçmişi ve Sovyetler Birliği Politbüro üyeliği ona devlet mekanizmasının en gizli çarklarını, istihbarat ağlarını ve güç odaklarını kontrol etme kabiliyeti verdi. Sovyetler Birliği dağılsa bile o sistemin yetiştirdiği kadrolar ve güç ilişkileri yerli yerinde duruyordu. Aliyev bu yapının şifrelerini ve hangi düğmeye basacağını en iyi bilen isimdi. Elçibey ise tam aksine ömrünü bu totaliter sisteme karşı mücadeleyle geçirmiş bir entelektüel ve idealistti. Sovyet baskısına karşı ilk bayrağı açan, meydanları toplayan halk hareketinin lideri olduğu için bağımsızlık rüzgarını arkasına aldı ve meşruiyet kazanarak liderlik koltuğuna oturdu. Fakat halkın sevgisi ve haklı bir dava, devletin o soğuk ve acımasız bürokratik çarklarını tek başına döndürmeye yetmedi. Elçibey meydanların ve bağımsızlık coşkusunun lideriydi ama Aliyev devlet aygıtının, istihbaratın ve koridor siyasetinin ustasıydı. Kriz anı geldiğinde o köklü Sovyet devlet tecrübesi ve eski ağlar, halk hareketinin getirdiği tecrübesiz yönetimi çok rahat bir şekilde devre dışı bıraktı.
Siyaset
Reklam
"Faşizm ve Nazizmin güç kazanmalarının tek nedeni Mussolini ve Hitler’in iktidar hırsı değildir. Bir ulus ekonomik yokluğa yenik düşmüşse ve psikolojik olarak da boşluğun ve bunalımların eşiğindeyse, totaliter rejimler her zaman boşluğu doldurmak için harekete geçerler. İnsanlar artık dayanamadıkları endişeden kurtulmak uğruna özgürlüklerinden vazgeçmeye dünden razıdırlar. "
Alıntı
Sosyal medya, rasyonel ve özgürlükçü bir kamusal alan vaadiyle pazarlanıp, nihayetinde otoriter figürlerin en elverişli, en ucuz ve en yıkıcı propaganda arenasına dönüştü. 1930'ların diktatörleri radyoları toplamak, matbaaları basmak ve fiziksel bir sansür/dağıtım ağı kurmak için devasa bütçeler ve devlet gücü harcamak zorundaydı. Bugün ise sosyal medyanın iş modeli (ekonomisi), modern diktatörlerin propaganda stratejisiyle kusursuz bir uyum içinde çalışıyor. Platformların algoritmaları öfkeyi, kutuplaşmayı, düşmanlığı ve sansasyonu öne çıkarmak üzere tasarlandığı için, eleştiri kabul etmeyen, sürekli düşman yaratan ve kitleleri manipüle eden liderlerin içerikleri organik olarak en çok izlenen, en çok etkileşim alan içeriklere dönüşüyor. Otokratlar sistemi ele geçirmiyor; sistemin bizzat kendisi otokratik üslubu ödüllendiriyor. Eski tip propagandada kitle pasifti; radyodan yükselen sesi dinler ya da meydandaki lideri alkışlardı. Bugünün dijital arenasının en tehlikeli yanı ise kitlelere "katılımcı" olduğu illüzyonunu vermesidir. Liderin bir muhalifi hedef gösteren tek bir paylaşımı, saniyeler içinde binlerce dijital "trol" veya sadık takipçi tarafından bir linç kampanyasına dönüştürülebiliyor. İnsanlar lideri savunmak için tweet atarken, yorum yazarken veya o içeriği yayarken kendilerini özgür birer siyasi aktör sanıyorlar; oysa aslında totaliter bir propaganda makinesinin ücretsiz dağıtım personeline dönüşmüş durumdalar. Klasik diktatörlükler duymak istemedikleri sesleri tamamen yasaklardı. Bugünün dijital arenasındaki taktik ise çok daha sinsi: Gürültüyle boğmak. Otokratik yapılar, gerçeği gizlemek yerine o kadar çok yalan haber, o kadar çok komplo teorisi ve o kadar çok manipülatif içerik üretiyorlar ki, ortalama bir vatandaşın "neyin gerçek, neyin yalan" olduğunu
1000Kitap
1930'ların karşılaştırmalı incelemesinden çıkan en önemli ders şudur: Ekonomik krizler, en köklü demokratik geleneklere sahip toplumları bile totaliter yöntem ve estetiklere yaklaştırabilir. Roosevelt'in New Deal'i bu yaklaşımın olumlu örneğini sunar; Amerikan liberal demokratik geleneği, kriz yönetiminin totaliter bir diktatörlüğe dönüşmesini engelledi. Ancak bu güvence kendiliğinden gelmedi. Kurumlar, basın özgürlüğü, muhalefet hakkı ve hukukun üstünlüğü bilinçli olarak korundu. Bugün de kriz dönemlerinde bu güvencelerin ne denli kırılgan olduğunu hatırlatması bakımından 1930'lar tarihi bir laboratuvar olmaya devam etmektedir. 'Araçlar ve teknikler şaşırtıcı derecede benzer, ancak ulaştıkları ahlaki ve insani sonuçlar tamamen farklıdır.'
1000Kitap
Bu üç rejimin propagandasına ve mimarisine bütünüyle bakıldığında ortaya çıkan tablo son derece rahatsız edicidir: Araçlar ve estetik tercihler bu denli benzeşiyorsa, o araçları kullanan sistemler arasındaki farkın ne kadar kırılgan olduğu sorusu kaçınılmaz biçimde akla gelir. Cevap, mimarinin taşında ya da mikrofonda değil; o taşın kimin için yontulduğunda ve o mikrofonun kime hizmet ettiğinde yatar. New Deal, demokratik kurumları koruyarak ve bireyi yücelterek bu araçları kullandı. Faşizm ve Nazizm ise kurumları yok ederek ve bireyi devletin ya da ırkın kölesi haline getirerek. Amerikan propagandası bireyi 'demokrasiyi ve kapitalizmi kurtaracak rasyonel ve dayanışmacı bir ortak' olarak kurgularken; Faşist ve Nazi propagandası bireyi tamamen yok edip onu liderin iradesine göre şekillenecek bir 'kitle malzemesi' haline getirmeyi hedefledi. Fark estetik değil; ahlaki ve siyasiydi. New Deal dönemindeki ekonomik seferberlik, totaliter rejimlerdeki askeri seferberliğe yüzeysel biçimde benzer görünse de sonuçları taban tabana zıttı: New Deal krizle çöken insani onuru yeniden inşa etmeyi amaçlarken, Faşizm ve Nazizm o onuru ortadan kaldırdı.
1000Kitap
Reklam
Reklam