Sosyal medya, rasyonel ve özgürlükçü bir kamusal alan vaadiyle pazarlanıp, nihayetinde otoriter figürlerin en elverişli, en ucuz ve en yıkıcı propaganda arenasına dönüştü. 1930'ların diktatörleri radyoları toplamak, matbaaları basmak ve fiziksel bir sansür/dağıtım ağı kurmak için devasa bütçeler ve devlet gücü harcamak zorundaydı. Bugün ise sosyal medyanın iş modeli (ekonomisi), modern diktatörlerin propaganda stratejisiyle kusursuz bir uyum içinde çalışıyor. Platformların algoritmaları öfkeyi, kutuplaşmayı, düşmanlığı ve sansasyonu öne çıkarmak üzere tasarlandığı için, eleştiri kabul etmeyen, sürekli düşman yaratan ve kitleleri manipüle eden liderlerin içerikleri organik olarak en çok izlenen, en çok etkileşim alan içeriklere dönüşüyor. Otokratlar sistemi ele geçirmiyor; sistemin bizzat kendisi otokratik üslubu ödüllendiriyor. Eski tip propagandada kitle pasifti; radyodan yükselen sesi dinler ya da meydandaki lideri alkışlardı. Bugünün dijital arenasının en tehlikeli yanı ise kitlelere "katılımcı" olduğu illüzyonunu vermesidir. Liderin bir muhalifi hedef gösteren tek bir paylaşımı, saniyeler içinde binlerce dijital "trol" veya sadık takipçi tarafından bir linç kampanyasına dönüştürülebiliyor. İnsanlar lideri savunmak için tweet atarken, yorum yazarken veya o içeriği yayarken kendilerini özgür birer siyasi aktör sanıyorlar; oysa aslında totaliter bir propaganda makinesinin ücretsiz dağıtım personeline dönüşmüş durumdalar. Klasik diktatörlükler duymak istemedikleri sesleri tamamen yasaklardı. Bugünün dijital arenasındaki taktik ise çok daha sinsi: Gürültüyle boğmak. Otokratik yapılar, gerçeği gizlemek yerine o kadar çok yalan haber, o kadar çok komplo teorisi ve o kadar çok manipülatif içerik üretiyorlar ki, ortalama bir vatandaşın "neyin gerçek, neyin yalan" olduğunu