Yeterince konuşmadığımız ve hakkını vermediğimiz bir öykü kitabı.
Pınar Öğünç, sokakta yürürken dikkatimizi çevirmediğimiz, arkaplan gürültüsü olarak etiketleyip geçtiğimiz diyaloglara odaklıyor bizi. Her sohbeti bir tablo haline getirip bugüne kadar görmediğimiz yanlarını görmemizi sağlıyor.
Karakterler kendi hikayelerinin kahramanı değil ve hikayelerde merak tetikleyen bir olay kurgusu yok. Aksine, Türkiye'de yaşayan herkesin tanıdığı insanlar ve nasıl geliştiğini herkesin bildiği olaylar var. Öğüt verme kaygısı ya da ahlaki bir anlam arayışı olmadan, olabildiğince yalınlığıyla yazılmış, neredeyse bir "raporlama" hissi veren hikayeler.
Ancak asla bir raporun soğukluğunda değil; ortak bir deneyimi paylaşmanın, kendi mahallende onlarca kez karşılaştığın insanların ve davranış kalıplarını bilmenin, daha önce dile getirmediğim bu hissi ben de yaşıyorum diyebilmenin konforunda. Bitmesini hiç istemediğim, bu yüzden aylara bölerek yavaş yavaş okuduğum çok başarılı bir kitap.
"Akşam bir saatten sonra yollar boşaldığında dolmuş, otobüs, minibüs, bütün şoförlerin hız limitleri kalkmış gibi davrandığı bir saat dilimi başlıyor. Basıyorlar da basıyorlar. Garip bir şekilde şimdiye kadar bir kişinin bile şoförü uyardığına da rastlamadım. Ölmezsek erken varacağız. Evet, başımıza bir şey gelebilir ama işte gelmezse erkenden evde olacağız. Ben böyle düşündüm mesela, bence başkaları da düşündü. Ne marazlı bir umut, buralarda yaşamayana tarifi zor, ne zevkli bir kumar."
Maden yokuşundaki virajları hepimizi sağa sola devirerek alan 150 seyahatlerinde hangimiz bu kumarı oynamadık ki?