Derin bir baş ağrısıyla uyandı, ve bu, kocasına anlattıklarından çok farklı bir şeydi. Kemikleri içten içe sızlıyor, konuşmazsa öleceğini bildiği için kendi kendine kısa cümleler kurarak teselli buluyordu. Telefon rehberinin içine gizledikleri korsan taksinin numarasını çevirdi, fakat kısa mesafe gitmekten bıktıkları için onlar da cevap vermediler. Çocuklar okulda, kocası da işte olduğu için sırtına pardösüsünü giyip, dizlerine kadar çektiği çoraplarıyla kapı eşiğindeki mermere bastıktan sonra ayağına şipitik terliklerini geçirip merdivenlerden inmeye başladı.
Merdivenleri inerken pembeleşmiş soğan kokusunu koklayınca alt komşusu Nuran’ı da yanında götürmeyi düşündü. Kapıyı tıkladı, açılmadı. Zili arka arkaya çaldı. Nuran, elini silmekten pislik içinde olan önlüğüyle,
“Buyur abla?” dedi.
“Hastaneye gidiyorum, bana eşlik ediver.” deyince,
“Bilmem ki abla, akşam kaynımgil gelecek, yetiştirebilir miyim acaba yemekleri?” deyince,
“Tamam tamam, ben kendim giderim.” diyerek merdivenleri ikişer ikişer inerken, Nuran’ın “Abla, abla!” sesi artık uzaktan duyulmaya başladı.
“Kaltak, anca kahve içip dedikodu yapmaya gelir.” dedi kendi kendine.
Yolda hem yürüyor, bir yandan da geçmişinden çıkıp gelecekmişçesine arkasına bakarak bir minibüs yakalamayı umut ediyordu. Beş dakika yürüdükten sonra, sarı şapkalının arka arkaya çalan korna sesini duyup el attı. Yanındaki kadına,
“Bir tane devlet hastanesi ver.” deyip, arkadaki boşlukları doldurmaktan kendisini muaf tutup, kapı girişinde oturan, kendinden en az beş yaş büyük adama,
“Ablam, başım dönüyor, bir müsaade ediver.” diyerek, adamın tuhaf bakışları arasında cuk diye yayılıverdi koltuğa.
Biraz sessizlikten sonra “Hastane kalmasın.” diyen şoförün sesiyle kalabalığın içinden kendini dışarı atıverdi. Önden sıra kaparım umuduyla