Hadi kızım, geliyor musun? diye sordu bu odadan kurtulacağına sevinen baba.
Evet, evet, siz gidin, ben de arkanızdan geliyorum, diye karşılık verdi Cécile.
Böylece Cécile'le Bonnemort yalnız kaldılar. Aslında korkudan ödü patlamasına karşın, büyülenmiş gibi oradan ayrılamıyor, bu ihtiyarı bir yerlerden tanıdığını sanıyordu: Şu kanı çekilmiş, kömür lekeleriyle dolu, dört köşe suratı nerede görmüştü acaba? Ve birden anımsadı, dört bir yanını kuşatmış, avaz avaz bağıran kalabalık geldi gözünün önüne, boğazına sarılan buz gibi iki eli anımsadı. Evet, oydu, aynı adamdı; dizlerinin üstüne koyduğu, yaşına karşın sağlam kalmış, bütün gücünü bileklere vermiş ellerini seyrediyordu. Bonnemort da hafifçe canlanmış, alık alık kızın yüzüne bakıyordu. Yanaklarına kan geliyor, kıyısından kara bir salya süzülen dudakları sinirli sinirli titriyordu. Biri çiçek gibi taze, ırkının bütün rahatlığı içinde büyümüş, uzun tembellik yıllarıyla semirmiş, öbürüyse babadan oğula sürüp giden yüz yıllık açlığın ve öldürücü çalışmanın sonunda eriyip bitmiş, yaşamaktan bıkmış, acınası bir hayvan kadar çirkin, her yanı şişmiş bu iki insan yine karşı karşıyaydılar işte.