Sıdk cevheri Âişe (radiyallahü anhâ), o dem gözyaşlarının selinde boğulacak gibi oldu. Hem ağlıyor, hem de feryadı basıyordu:
-Koşun, koşun! Allah'ın Resûlü bekâ alemine göçtü!..
Peygamber evinin civarı bu feryatla dolup taştı. Bu çığlığı duyan sahabiler beyinlerine yıldırım düşmüş gibi yere serildiler. Hazreti Osman'ın dili tutulmuş, Allah'ın yenilmez arslanı Hazreti Ali kaskatı kesilmişti.
Kâinatın Efendisinin eli Hazret-i Aişe'nin eli içindeydi. Başını da yine mübârek zevcelerinin göğsüne dayamışlardı.
Ellerini birden çektiler, gözlerini açtılar, tavana diktiler, şehadet parmaklarını kaldırdılar ve altı kere hecelediler:
-Allah'ım! Beni mağfiret et, bana merhamet eyle ve beni Refiki Â'lâ'ya ilhak et!
Ve mübarek başları hareketsiz kaldı. Artık Kainatın yaratılışına sebep olan Allah Sevgilisi, cihan sarayına vedâ etmiş bulunuyordu.
Zaman ırmağı bir nefes durmadan akıyor, günler peşpeşe eriyip gidiyordu. İnsanın ömür nefesleri de bu gidişin arasında tükeniyordu. Sabah doğup akşam batan güneş bir yerlerin habercisi gibi ufuklarda göz kırpıyordu.
O bir su kadar duru ve bir elmas gibi ak,
Sanki cennet ufkundan çağlayan billur ırmak.
Odur iffet timsali, güzelliğin iklimi,
Ve o eşsiz inciye denk tutayım ben kimi?