Tedirgin ellerinde bir çeşme saklıyorsun
İçmesem öleceğim; bakışım ondan öyle
Yürüyünce uçacak senden ikiz turnalar
Dururken de uçuyor; bakışım ondan öyle…
Yolcuları sözcükten bir otobüs geçiyor
Bir sessizlik bakıyor; bakışım ondan öyle…
Mehmet Aycı
(İtibar, Aralık 2013)
Muhtemelen hepimizin hayatında çevresindekilere karşı aşırı fedakâr davranan, onaylanmak için her şeyi yapan biri bulunur. Bazen öyle dayanılmaz durumlara katlanır, öyle apaçık sömürülür ki, omuzlarından tutup sarsmak, "Nasıl bu kadar saf oluyorsun, gerçeği görmüyor musun, neden bunlara katlanıyorsun? " diye haykırmak isteriz. Oysa karşımızdaki kişi ne saftır, ne aptal, ne de gözlem yeteneğinde bir sorun vardır. Buradaki sorun temel bir gerçeği yadsımamızdan kaynaklanır: Aynı dünyada yaşadığımızı varsayarız.
Bir düşünelim; diyelim ki etrafımız bizden güçlü, saldırgan, kocaman yaratıklarla çevrili. Onların yanında biz pek bir narin, kırılgan ve zayıf kalıyoruz. Tek hareketleriyle öldürebilirler bizi. En doğru stratejimiz ne olurdu? Onların suyuna gitmek ve bizi sevmelerini sağlamak. Onaylanmaya aşırı muhtaç kişinin zihni sanki sürekli böyle tehditkâr bir ortamdaymış gibi tetikte bekler.
Biraz genlerden, biraz geçmişten, biraz kültürden kaynaklanır bu. Sevilmek ve onaylanmak o kadar dürtüseldir ki bunu elde etmek için her şeyi yapar. Dolayısıyla her şeyin dışarıdan nasıl göründüğünü anlatmak nadiren işe yarar. Onunla oturup tartışsanız, neden bu kadar sevilmek, onaylanmak istediğini sorsanız şaşırmış bir şekilde bakar size:
Hepimiz sevilmek ve onaylanmak istemez miyiz?
"Güzel duygular ne denli kırılgan. Yaşanırken alelacele, unutulurken bir o kadar yavaş. İnsan içinde yeşertip büyüttüğü, özenle çiçeklendirdiği dalları bir bir budarken kendisine mahcup oluyor. İnandığı her duygudan biraz şüpheleniyor. Her şeyi gecikmiş bir uykunun tesirindeyken kafasında oluşturduğu o senaryonun sası cümlelerine benzetiyor. Umursamaz kalmaya, budadığı cansız dalları kaldırıp atmaya uğraşıyor. Oysa beden gibi kalbin de bir nihayeti var. Bir anda her şey yalanlanmıyor, bir anda her şey doğrulanmıyor. Zaten hayatta çoğu şey çoğu şeye değmiyor, denk düşmüyor. Mücadeleler herkesin gözünde farklı değere sahip buruk çabalar gibi. Birinin bütün tırnaklarını takarak yaptığı eylem, diğerinin gözünde çok matah sanılmakla değersizleşiyor. Yani insan bu yeşeren dalları her gün özenle seyrederken öyle bir anda kesip kör bir testere ile, en iyi kararlarını; en büyük mağlubiyeti sayabiliyor. o yüzden yeşermeyen dallara da pek üzülmemek lazım herhalde. Kendinden başkasının hayaline aldanmamak lazım. Herkes bu oyunu kendi kurallarına göre oynamak istiyor. Kimsenin yeni bir kural yazmaya mecali yok. İnsan bu en nihayetinde. Bazı hayatlarda oyunun en sabit kuralıyken bazı hayatlarda yalnız kural ihlali olarak yer ediniyor."
“Benlik sınırlarını belirleyememiş kişi, yaşam sınırlarının nereden başladığını bilemez, bu nedenle iç dünyasını koruyamaz ve yine bu nedenle başkaları ona istediklerini yaptırır.”