Tuğçe

Tuğçe
@tuucceee
5 Aralık
26 okur puanı
Ağustos 2017 tarihinde katıldı
Onaylanmaya aşırı muhtaç kişi
Muhtemelen hepimizin hayatında çevresindekilere karşı aşırı fedakâr davranan, onaylanmak için her şeyi yapan biri bulunur. Bazen öyle dayanılmaz durumlara katlanır, öyle apaçık sömürülür ki, omuzlarından tutup sarsmak, "Nasıl bu kadar saf oluyorsun, gerçeği görmüyor musun, neden bunlara katlanıyorsun? " diye haykırmak isteriz. Oysa karşımızdaki kişi ne saftır, ne aptal, ne de gözlem yeteneğinde bir sorun vardır. Buradaki sorun temel bir gerçeği yadsımamızdan kaynaklanır: Aynı dünyada yaşadığımızı varsayarız. Bir düşünelim; diyelim ki etrafımız bizden güçlü, saldırgan, kocaman yaratıklarla çevrili. Onların yanında biz pek bir narin, kırılgan ve zayıf kalıyoruz. Tek hareketleriyle öldürebilirler bizi. En doğru stratejimiz ne olurdu? Onların suyuna gitmek ve bizi sevmelerini sağlamak. Onaylanmaya aşırı muhtaç kişinin zihni sanki sürekli böyle tehditkâr bir ortamdaymış gibi tetikte bekler. Biraz genlerden, biraz geçmişten, biraz kültürden kaynaklanır bu. Sevilmek ve onaylanmak o kadar dürtüseldir ki bunu elde etmek için her şeyi yapar. Dolayısıyla her şeyin dışarıdan nasıl göründüğünü anlatmak nadiren işe yarar. Onunla oturup tartışsanız, neden bu kadar sevilmek, onaylanmak istediğini sorsanız şaşırmış bir şekilde bakar size: Hepimiz sevilmek ve onaylanmak istemez miyiz?
Sayfa 301
Alıntı
Reklam
Az veya çok her birimiz istemediğimiz şeyleri yapmaya, istemediğimiz ortamlarda bulunmaya zorlanmışızdır. Dünyayla bağlarını mümkün olduğunca kısıtlı tutmaya çalışan ve önceliği öğrenmek olan iki entelektüel insanın evinde doğsam çok daha mutlu bir çocukluğum olacaktı. Ama böyle bir evde mutsuz olacak kimselerin sayısının hiç de az olmadığını, birimizin cennetinin diğerinin cehennemi sayılabileceğini biliyorum. Sorun daha çok, doğuştan getirdiğimiz özelliklerimizin anormal görülmesi, "düzeltilmeye" çalışılması ve içimize uymayan bir dış'a uymaya zorlanmamız, bu sırada psikolojik, fiziksel, pratik birtakım baskılar görmemiz, manipüle edilmemiz. Çocuğun kendisine ait bir kişilikle dünyaya geldiğini ve bu kişiliğe saygı duymanın onu kötü, ölçüsüz, umursamaz yapmayacağını anlamamız gerekiyor. Gerçek tam tersi. Çocuğun doğuştan getirdiği kişiliğine ne kadar saygı duyar, bu kişiliği ne kadar desteklersek çocuk kendisine ve dünyaya o kadar saygılı, o kadar güçlü hale geliyor.
Sayfa 31
ilk yuvamız olan anne rahminin bizi koşulsuzca kabul edip sarmalayan, şefkatli, rahat, güvenli bir yer olduğunu anlatmıştım. Anne rahminden çıktığımızı hemen anlayamıyoruz ve meme ya da memeye alternatif olan her ne ise o sevildiğimiz, onaylandığımız, teskin edildiğimiz bir ikame haline geliyor bu geçiş sürecinde. Küçük bir çocukken korktuğumuzda, endişelendiğimizde kucağa, memeye ya da insan eliyle verilebilecek biberona ihtiyaç duymamızın nedeni de bu. Sıcak rahmin bizi kuşatıp sarması gibi, şimdi bizi olduğumuz kişi olarak seven ve onaylayan bir insanın sıcak teniyle, gözleriyle temas, bizde aynı teskin edici etkiyi uyandırıyor. Anne rahmine geri dönme isteği, psikanalizde konuşulan konulardan. Psikanalitik literatürde çokça yer kaplayan "kucak" ve "meme", rahmin fiziksel ve psikolojik sıcaklığının sembolü. Kabul görmemeyi hem fiziksel hem psikolojik anlamda "soğuk" bir durum olarak algılıyor ve psikolojik anlamda üşüdüğümüzde "sıcak" bir sığınağa, yatağın, yorganın, hırkanın şefkatine ihtiyaç duyabiliyoruz.
Sayfa 19
"Beni bilirsin, alışkanlıkların insanıyımdır. En sevdiğim insanlardan ayrıldıktan hemen sonraki ilk günlerde mutsuz olurum. Ama onları hep aynı şekilde sevmeye devam ettiğim halde, alışırım, hayatım sakinleşir, yatışır; onlardan aylarca, yıllarca ayrı kalmaya dayanabilirim..."
"Doğmuş her canlıya göstermemiz gereken nezaket, birinin sınırlarımıza müdahale ettiği yerde mesafeye dönüşmeli."
Reklam