Zeze, 5 yaşında ama okula gitmek için 6 gibi gözüken, hayalleri dünyadan daha büyük minik bir çocuk. Okumayı kendi kendine öğreniyor, yeni şeyler öğrenmek için dayısıyla sürekli konuşuyor, yeni yerler keşfediyor, bize sıradan gelen şeyleri hayal dünyasına göre şekillendirip kendi dünyasında yaşıyor. Kahramanımız Zeze, bize kendisini öyle sevdiriyor, öyle alıştırıyor ki artık empati sınırını geçip direkt Zeze oluveriyoruz. Vasconcelos’un dediğine göre kendi hayatından izler taşıyan bu karakter ile yoksulluğu iliklerimize kadar yaşıyor, olmayan imkanlardan dolayı yepyeni şeyler hayal edip onun konuştuğu gibi konuşuyor, onun düşündüğü gibi düşünüyoruz. Hikaye anlatımındaki başarısından dolayı Vasconcelos, Zeze’yi bize öyle bir sevdiriyor ki yaşadığı her şeyi biz de yaşıyoruz.
Zeze, ailesi ve kardeşleriyle yoksulluk içinde yaşayan bir çocuktur. Akıllıdır, yaramazdır, meraklıdır, kaşiftir. Evlerinin kümesini bir hayvanat bahçesi gibi hayal eder, yeni taşındıkları evin bahçesindeki portakal ağacıyla konuşur, çokça yaramazlık yapar, dayak yer, sevgiyi evde göremez, kalp kırdığında gönül almasını bilir, öğretmenini çok sever, derslerini çok iyi yapar, akranlarından daha üstündür ve bu sadece bilgi ve ders olarak değil gönül olarak da böyledir. Ve Zeze birgün, kaldıramadığı bir acıyla yüzleşecek ve bunu ömrü boyunca unutamayacaktır.
Zeze’nin, imkansızlıklardan sıyrılıp kendisine bambaşka bir dünya çizmesi, dünyayı keşfetmesi, kendisini keşfetmesi, hayvan sevgisi, arkadaşlığı, girişimciliği derken onun baktığı pencere bizim penceremiz oluveriyor. Babasının işsiz olması ve iş araması, bu sebeple agresif olup Zeze’yi dövmesi, annenin işte çalışması ve büyük kardeşlerin Zeze’ye ve küçük kardeşlere bakması, Zeze’nin noelde hediye alamaması ve yaşadığı hayal kırıklığı derken birçok