“Hayatta hiçbir şey kalıcı değil, değil mi? Her şey fani.”
“Aynen,” dedi hemşire. “Ama bunu hastayken değil de sağlıklıyken söylemek çok daha kolay. Sağlığımız yerindeyken en korkunç şeyleri bile kolayca söyleyebiliriz. Ancak ölüm kapımıza dayandığı zaman gerçekte neyin ne olduğunu anlarız.”
“Tahmin edebiliyorum.”
“Hayır, hiç zannetmiyorum.” Yüzünde buruk bir gülümseme belirdi. “Ama günün birinde, biz de aynı yere geldiğimizde ve ölüm bizim için soyut bir kavram olmaktan çıktığında bunu anlayacağız.”
“Kaos hayatlarımıza yön verir. Düşün ki, arabana binip yola çıkmadan önce paltonun ucunun kapıya sıkıştığını gördün. Ne yaparsın? Kapıyı açar, paltonu çeker, kapıyı kapatır ve devam edersin. Bu süreçte beş saniye kaybettin. Köşeye geldiğinde bir kamyonla çarpıştın. Sonuç: Hayatın boyunca belden aşağı felçli yaşamak zorunda kaldın. Şimdi de paltonun ucunun kapıya sıkışmadığını düşün. O zaman ne olur? Hemen yola çıkıp köşeye beş saniye önce varırsın, değil mi? Kamyonun geldiğini görür, geçmesini bekler yoluna devam edersin. Kaos teorisi budur. Paltonun ucu kapıya sıkıştığı için tüm hayatını etkileyecek beş saniye kaybettin.” Omuz silkti. “Küçük sebep, büyük sonuç.”
Allah’ım, bu aşk avaresi bülbülün ruhunu ta kıyamete kadar zinde kıl! İlahi, bedeni her doğumda değişse de gönlüne nakşedeceğin aşk, dünya bağının en muhteşem gülü için tazelensin, tazelensin, tazelensin... Allah’ım, bu şeydâ bülbül güle vuslat bulduğunda, o vuslatı kıyamete kadar anlatmak üzere sesine neslim Davud gibi güzellik ve bereket ver. Ta ki gül için kırk şarkı söylemiş olsun... Âmin!