OĞUZ ATAY ve "KORKUYU BEKLERKEN"
Murat Küçük gönüldaşımızın mektublarından birinde, şu minvalde bir tesbiti olduğunu hatırlıyorum: “Bir hikâyede mevzu basitleştikçe üslûb çetrefilleşmeli…” Bu nefis tesbitin tersi de geçerli: “Bir hikâyede mevzu çetrefilleştikçe üslûb basitleşmeli.” Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı içinde, kitablık çapa ulaşmayan birkaç istisna dışında, ne bu teknik inceliği anlayan çıkmış, ne de ferdi ve toplumu aynı ânda kucaklayacak, en basit meselelerin arkasındaki mücerredi işaretleyecek, ulvî muammalarla okuyucuyu karşı karşıya getirecek hikâyeci yetişmiştir. Batı hikâyeciliğini yakalamak için çırpınanlar, oradaki bazı örnekler gibi mesele kucaklayabilecek çapa erişmemiştir. Meselâ (Mopasan)ın “Korku” isimli bir hikâyesi vardır ki; bilindiği sanılan bir ruh hâlinin ardındaki bilinmeyeni karşımıza çıkarması açısından çok önemlidir ve Türk hikâyeciliğinde bu çaptaki hikâyelerin sayısı ancak bir elin parmakları kadardır. İşte bu hikâyenin özeti: “İri bir Ay’ın ayna gibi pırıl pırıl parıldattığı Akdeniz sularındaki” büyük bir geminin güvertesinde yedi-sekiz kişi toplanıp, gitmekte oldukları o uzak Afrika’ya doğru gözlerini çevirmiş, sessizce denizi seyrederken, aralarında purosunu içmekte olan kaptan daha önce gemisinin, denizaltı kayası üstünde tam altı saat kaldığını ve bu hâdisenin onu çok korkuttuğunu anlatır. “O sırada güneşten yanmış yüzü, vakur hâliyle pek heybetli görünen, bitmek tükenmek bilmez tehlikelerle karşılaşmak suretiyle meçhûl diyarlarda uzun seyahatler yapmış olduğu anlaşılan, görmüş olduğu o garip manzaralardan bazılarını hâlâ gözlerinin derinliğinde muhafaza ediyormuş gibi etrafına sükûnetle bakan ve nihayet çok cesur bir kimse olduğu tahmin edilen bir adam” konuşmaya başlar: **“Enerjik bir insan, çabuk gelip geçen bir tehlike karşısında
Oğuz Atay
KURT ULUMASININ İNSANIN İÇİNİ NEDEN ÜRPERTTİĞİNİ BİLİYOR MUSUN? Binlerce yıldır insanı aynı anda hem ürperten hem de bir güç duygusuyla dolduran o kadim ses. Bilimsel olarak bu frekans, insan beyninde doğrudan adrenalin ve dopamin salgılatıyor. Bu da bizi sadece tetiklemekle kalmıyor, odaklanma becerimizi en üst seviyeye çıkarıyor. O an yaşadığımız ürperme, aslında biyolojik bir uyanıştan ibaret. Birçok kültürde bu ses, basit bir hayvan sesi değil, bir uyanış işareti olarak görüldü. Türk mitolojisinde Gökbörü; karanlıktan çıkışı, yön bulmayı ve yeniden doğuşu temsil eder. Atalarımız için uluma, korkulacak bir gürültü değil, yol gösteren bir çağrıydı. Modern araştırmaların vardığı sonuç ise net: Kurt uluması, doğadaki en güçlü “içgüdü hatırlatıcısıdır.” İnsana modern dünyanın gürültüsünde kim olduğunu unutturmayan, onu özüne döndüren tek sestir. Belki de bu yüzden o sesi duyunca içimizde tarif edemediğimiz eski bir hafıza uyanıyor. Bu his korku değil; güç, özgürlük ve köklerimize olan kopmaz bağımızdır. (Sosyal medyadan aldım)
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bir Kurt Bir Adam Roni’nin çocukluğu, toprağın kokusunu bilen ayaklarla geçti. Çamurun izini silmediği günler, keçilerin peşinden koşarken yorulmayı bilmediği akşamlar, çoban köpeklerinin gözlerinde kendine benzeyen bir sadakat gördüğü zamanlar… Hepsi köyde kaldı. Sonra büyüdü. Şehir geldi. Beton duvarlar, dar sokaklar, yabancı yüzler… Ve en çok da, içinden hiç çıkmayan bir boşluk. Roni yıllar geçse de bir şeyi unutamadı: Toprağa basmadan geçen günlerin eksikliğini. Bir akşam, yorgun bir günün ardından televizyonun karşısına geçti. Rastgele açtığı bir belgesel, hayatının yönünü değiştirdi. Ekranda bir dişi kurt vardı. Karların içinde, soğuğa karşı dimdik duran… Açlığa rağmen yavrularını beslemeye çalışan… Dişleriyle taşıdığı umut, gözlerinde saklı bir merhamet… Ve sonra… küçük kurt yavruları. Titrek adımları, masum bakışları… Roni o an sustu. İçinde yıllardır konuşmayan bir çocuk, birden ağlamaya başladı. “Keşke…” dedi içinden, “Keşke bir tanesini bulsam… büyütsem… onunla yaşasam…” Gözleri doldu. O an anladı… Bu sadece bir istek değil, bir özlemdi.
Edebiyat
sahte genç yüzüyle bir gece ansızın çıkagelen uzun uluma lekeyle yeniden barışan eirene bağışıklığını kanserojen sevişmelerde deneyecek. Küçük İskender
Şiir
Yine bir gün Türklük damarlarım kabarmıştır.Meliha için uluma vakti arkadaşlar🫠🐺
26 Ekim - Dünya Ay Işığında Kurt Gibi Uluma Günü :
26 Ekim - Dünya Ay Işığında Kurt Gibi Uluma Günü : Bu özel gün, doğaya olan bağlantımızı güçlendirmek ve içgüdülerimizi kutlamak amacıyla düzenlenir... Bugün de böyle bir günmüş...
Hayata Dair