Bir efsaneye göre,Galata Kulesi ile Kız Kulesi birbirlerine aşıkmış,birbirlerini çok seviyorlarmış ama aralarinda bulunan İstanbul Boğazı,sevgililerin kavuşmasını engellemiş.Galata Kulesi hergün Kız Kulesine mektup yazarmış.Kız kuleside onu seviyormuş fakat duygularına karşılık verilmemesinden korktuğu için birşey diyememiş.Hazarfen Ahmed Çelebi uçma hayalini gerçekleştirmek için Galata'nın tepesine çıkmış o uçarken mektuplarda arkasından uçmuş.Ve sonunda mektuplar rüzgar sayesinde Kız Kulesine varmış.Kız kuleside aşkının tek taraflı olmadığını anlamış ve çok sevinmiş ve bu iki aşık İstanbul'un en güzel manzarasını oluşturmuş..
Dionysus ve Apollon
Yunan mitolojisinde Apollon ve Dionysos (Dionysus), insan doğasının ve evrenin birbirine zıt ama birbirini tamamlayan iki farklı kutbunu temsil eder. Bu iki tanrı arasındaki karşıtlık, sadece mitolojik bir unsur değil, aynı zamanda felsefe ve sanatta da (özellikle Friedrich Nietzsche tarafından) derinlemesine incelenmiş bir temadır. Müziğin, okçuluğun, kehanetin ve güneşin tanrısı olan Apollon, insanın rasyonel ve kontrollü yönünü simgeler. Uyum, denge, mantık, yasalar ve netlik Apollon'un alanıdır. "Her şeyde ölçü" onun temel felsefesidir. Sınırları, formları ve bireyin kendi benliğinin farkında olmasını (bilinci) temsil eder. Kusursuz biçimler, heykel, mimari ve planlı bir estetik anlayışıyla bağdaştırılır. Olaylara dışarıdan, sakin ve objektif bir gözle bakmayı simgeler. Dionysus (Roma mitolojisinde Bakkhos) ise şarabın, partilerin, tiyatronun, esrikliğin ve doğanın tanrısıdır. İnsanın karanlık, hayvani ve içgüdüsel yönünü sembolize eder. Tutku, kaos, esriklik (kendinden geçme), sınırsızlık, toplumsal normları yıkma ve doğayla bir olma’yı temsil eder. Sanatta ki karşılığı Tiyatro (özellikle trajedi), ritmik ve vahşi danslar, insanı kendinden geçiren sert müziklerdir. Zihin yapısı olarak Bireysel sınırları unutup bir bütünün (doğanın veya kalabalığın) içinde kaybolmayı, duyguları en uç noktada yaşamayı söyler. Antik Yunan kültürüne göre kusursuz bir yaşam veya sanat eseri, bu iki gücün dengesinden doğar. Sadece Apollon olursa hayat çok mekanik ve ruhsuz; sadece Dionysus olursa tamamen yıkıcı bir kaos haline gelir. İkisi birlikte var olmalıdır. Mr D
Reklam
Antalya’nın Serik ilçesindeki Aspendos Antik Kenti yer alan Tiyatro Caddesi'nde ortaya çıkarılan mozaiğin merkezinde, kente hayat veren Eurymedon Nehri'ni simgeleyen "Genç Eurymedon" tasvirinin yer alıyor. Haberi Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, sosyal medya hesabında paylaştı. Saz yaprakları, amphora ve balık figürleriyle zenginleşen bu kompozisyonun, suyun, bereketin ve yaşamın simgesel anlatımını yansıttığını belirten Ersoy, şunları kaydetti: "Küçük tesseralarla oluşturulan renk geçişleri, ayrıntı zenginliği ve yüksek işçilik kalitesiyle dikkat çeken eser, mozaik sanatında oldukça nadir rastlanan nehir tanrısı betimlemelerinden biri olmasıyla da ayrı bir önem taşıyor. Bu keşif, yalnızca Aspendos'un sanatsal zenginliğini ortaya koymakla kalmıyor, Roma Dönemi Anadolu mozaik sanatına ilişkin önemli bilimsel veriler de sunuyor" dedi. Bakanlıktan konuya ilişkin yapılan açıklamaya göre, Aspendos Akropolisi ile tiyatroyu birbirine bağlayan Tiyatro Caddesi'nin doğu meydanında yürütülen çalışmalarda, meydan ile doğu sur duvarları arasında yaklaşık 6x25 metre ölçülerinde mozaikli bir mimari yapı ortaya çıkarıldı. İlk değerlendirmelere göre, yapının milattan sonra (MS) 3'üncü yüzyıl başlarında havuz olarak inşa edildiği, şimdiye kadar kazısı tamamlanan yaklaşık 6x7,50 metrelik bölümde açığa çıkarılan mozaik döşemenin ise henüz kazılmamış alanlarda da devam ettiği verilere yansıdı. Yapının, MS 262 depreminin ardından iç duvarlarla bölünerek farklı mekanlara ayrıldığı değerlendiriliyor. Aspendos Antik Kenti’nde kazılar Doç. Dr. Mustafa Bilgin başkanlığında devam ediyor.
17.7.2016'da sinemalarda...
"İthaka kralı Odysseus, karısı Penelope ve henüz bebek olan oğlu Telemachos'u bırakıp Agamemnon'un Truva'ya karşı seferine katılmak istememişti." The Greek Islands s.87
Alıntı
Yaşam olan her şeyden uzakta, bir yokoluşun içinde kıvranıyorsunuz… planlarınız peş peşe fiyaskoyla sonuçlanıyor, düşleriniz kör bir şekilde un ufak oluyor; sizlerse asla gerçekleşmeyecek bir tür mucizeye inanıyor, sizi buradan çekip çıkaracak bir çeşit mesihe bel bağlıyorsunuz… Oysa biliyorsunuz ki, artık inanılacak bir şey yok, artık bel bağlanacak bir şey kalmadı; çünkü geçip giden yıllar, öyle değil mi, üstünüze o kadar büyük bir ağırlıkla çökmüş ki, bayanlar, baylar, bu imkansızlığınıza yeniden hükmedebilme olanağınızı mutlak olarak yitirmişsiniz gibi görünüyor ve bu, boğazlarınızı günden güne daha bir güçlü sıkıyor, artık yavaş yavaş soluk bile alamıyorsunuz… Şeytan Tangosu -László Krasznahorkai
ÎTİKADÎ MESELELERDE OBJEKTİF OLMAK, TUZAKTIR!..
Blain Brown'un Sinematografi isimli eserini bir dostumun tavsiyesiyle okumuştum. Teknik kısımlarını anladığımı söyleyemem. Ancak teorik kısımları hakikaten öğreticiydi. Mesela şu dediği hep aklımdadır. (Elbette mânâca naklediyorum:) "Eğer kuralları değiştirmek istiyorsan öncelikle o kuralların niçin konulduğunu öğrenmelisin." Neden böyle söylüyordu Brown? Çünkü kuralların konuluş hikmetini-faydasını bilmeden yapılacak değişiklikler "geliştirme" değil "bozma" olurdu. Sinema gibi yenilikçiliğe meyyal bir meslek kolunda olsanız bile, bir kuralı "ne işe yaradığını bilmeden" değiştirmeye kalkarsanız, faydadan çok zarar getirirdiniz. Geleneğin üzerinde yükseldiği tecrübeyi anlamaya çalışmak bu nedenle çok önemliydi. Eline her kamera geçiren sinemayı baştan yazamazdı. Yoksa rezil olurdu. Kon-Tiki de birçok eleştiri yapar bu açıdan modern bilimcilere. Thor Heyerdahl'ın Peru'dan Polinezya kıyılarına bir salla yolcuğulunu anlatan Kon-Tiki, filmindeki maceracılığın aksine, aslında bilimin tecrübeyle gelen bilgiye karşı körleşmesini irdeler. Kitap boyunca Heyerdahl'ın en çok kafayı taktığı konulardan birisi budur. Bilimciler kafalarının içindeki "olurluk-olmazlık" içinde öyle boğulmuşlardı ki sahada nelerin başarılıp-başarılamayacağını koltuklarından kalkmadan tâyin etmeye çalışırlar. Halbuki insanlığın binlerce yıllık tecrübesi de epeyce bir sınanmışlık içermektedir. Kulak verilmesi gerekir. Kendisi kulak verir. Başarır. Kitaptaki misallerden birisi, yanlış hatırlamıyorsam, kutup bölgesinde seyahat eden kâşifin başına gelenlerdir. Yerlilerin fermuar türünden şeyleri kemikten yapmalarını cahillikten sanan kâşifimiz çadırına döndüğünde kötü bir sürprizle karşılaşır: **Metalden yaptığı hiçbir şey açılmamaktır. Hepsi soğuktan kenetlenmiştir. Yolculuğunda büyük
Edebiyat Üslup
Reklam
Reklam