Hayatı zorluklarla geçen Herman Hesse, amansız bir intihar girişiminden ve yaşadıklarının altında ezilmemek umuduyla gördüğü psikoterapi seanslarından sonra yayımladığı romanı Demian’da her insanın tek gerçek işinin kendini bulmak olduğunu söyler. Biz de bu kitapta Emil Sinclair’in 10 yaşından 20’li yaşlarına uzanan ‘kendini keşfetme’ hikayesine, Hesse’nin deyimiyle ise ‘yol taslağına’ şahit oluyoruz. Yazarın içerisinde yaşadığı kimlik karmaşasının kokusu ana karaktere sigara misali sinmiş. Öyle ki Emil Sinclair’in buram buram acı, keder ve karmaşa koktuğunu söyleyebilirim. Nefsinin göz koyduğu her şeyin insana helal olduğunu savunan Hesse, güneşli dünyasına bulutların normalden erken uğradığı Sinclair’in kafasında karanlık ve aydınlık olmak üzere parçaladığı bu dünyada karanlık tarafın çekimine kapılma sürecinde bize ahlağın aslında ne demek olduğunu ve ahlak anlayışımızı derinlemesine sorgulatıyor. Yazarlık hayatı boyunca savaş karşıtı düşüncelerinden dolayı milleti tarafından dışlanan ve yargılanan Hesse’nin hümanist düşüncelerini aktarma şeklinin de okumam sırasında beni derinden sarstığını belirtmek isterim. Ayrıca eserlerine dostluktan tohumlar ekmeyi de seven Hesse, Sinclair’in bu arayış sürecinde bir rehber olarak ana karakterimizin sınıf arkadaşı Max Demian’ı yaratmış. Kitapta “yazgı” kavramının da ne kadar derinlemesine işlendiğini görüyoruz. Öyle ki büyük bir açlıkla varoluşunun basamaklarını tırmanan Sinclair, kurtuluşu yazgısına sarılmakta buluyor. Simgesel anlatımlara da hatrı sayılır bir miktarda başvuran yazarımız, kitapta yazgı ve ahlak kavramlarının uçlarını birbirine tutuşturup anlatımında simgelere başvurmuş ki okurken bu kısma bayağı bir kafa yoracağınızı da söylemeliyim. Kitabın başında bulunduğum süreç boyunca kendimi bir kitap değil de adeta