Kötü bir üslup, iyi bir niyeti bozar; tıpkı iyi bir niyetin, çirkin bir üslubu mazur göstermeye yetmemesi gibi. Tam tersine, bazen güzel bir üslup, kötü bir fikri dahi cazip kılabilir. Çünkü üslup, fikrin elbisesidir; onu güzelleştirir, zarif ve etkili kılar. Ama bunun tersi mümkün değildir: Yanlış bir ifade tarzı, doğru bir fikri bile öldürür.
1883 yılında Erzurum'un Salasar Köyü'nde doğdu. Babası zamanın âlimlerinden Hacı Ahmet Efendi, annesi Muhibe'dir. İlk tahsiline, Ahmediye Med-resesi müderrisi olan amcası Abdürrezzak İlmî ve Erzurum Müftüsü Müderris Hüseyin Raki Efendiden okuyarak başladı. 1908 yılında İstanbul'a gelerek, Fatih Dersiamlarından Tokatlı Şakir Efendi'nin derslerine devam etti ve icazet aldı (1909). Daha sonra imtihanla Medreset'ül Kudat'a girdi ve 1913 yılında aliyyül-ala derecesiyle mezun oldu. Daha sonra açılan ruus imtihanını da kazanarak Fatih dersiamı olarak göreve başladı. İlk memuriyete Fetvahane-i Aliye'de başlamıştır.
Fatih Camii'nde, Sahn-ı Seman Medresesi'nde âli kısmı Kelam Müderrisliği yapmış Medresetül-Vaizin ve Daru'ş-Şafaka'da dersler vermiştir. Ayrıca İstanbul İmam-Hatip Okulu ve Yüksek İslâm Enstitüsü'nde usûl-i fıkıh ve ilmi kelâm dersleri okutmuştur. Daha sonra Telif Heyeti Azalığına getirilmiş, bir müddet Temyiz Mahkemesi Şeriyye Dairesi Mümeyyizliğinde de bulunmuş ve 1922 yılında Meclis-i Tedkikat-ı Şeriyye Dairesi Azalığına getirilmiştir.
1926 yılında İstanbul Müftü Muavinliğine ve 1943 yılında ise seçimle İstanbul Müftülüğüne tayin olmuştur.15.06.1960'da vekâleten, 30.06.1960'da ise asaleten Diyanet İşleri Reisliği yapmıştır. 06.04.1961'de emekli olmuştur.
Ömer Nasuhi Bilmen Efendi, gerek ilmi ve ahlâkî otoritesi gerekse samimi dindarlığı ve tevazuu ile dinî konularda Türkiye'de müslüman halkın başlıca güven kaynağı olmuştur. İnançta, ibadet ve ahlâkta Ehl-i sünnet mezhebini şahsında tam bir liyakatla temsil ettiği için herkesin saygı ve sevgisini kazanmıştı. Şüphesiz bunda yaşadığı sürece aktif politikanın dışında kalmasının da önemli rolü vardır.
Zira Ömer Nasuhi Bilmen de selefleri gibi dini meseleler söz konusu olunca asla taviz vermeyen bir yapıya sahipti.
Üslup yaratıcılığı kişiye münhasır kullanımıdır. Dildeki tekliği ve özgün olu
şu ifade eder. Üslubun olmadığı eser kimliksizleşir. Bu anlamda ise Aziz Nesin:
“Bir yazarın en büyük dramı, ölümünden sonra geride bıraktığı konuları, ya
rım yazıları, kendisinden başka hiç kimsenin yazamayacağıdır.” Çünkü herke
sin üslubu başkadır ve onu ancak yine yazarın kendi üslubu tamamlayabilir.
Öbür türlü o yazıda, dilsel, fikirsel, yani manasal ve biçimsel bütünlük bulun
maz ve iki farklı kumaşın alakasız birleşmesine benzer. Son olarak Chateaubri
an: “Orijinal bir yazar, taklit etmeyen biri değil; onu kimsenin taklit edemediği
bir yazardır.” der, sanırım bu üsluba dair birçok şeyi anlatır. Ayrıca edebi eser
uyarlamalarında yazarın üslubunun tadını çoğu zaman alamayışımız da bu
yüzdendir. Çünkü yazarın üslubundan uzaklaşırız ve orada yönetmen ile bir
likte birçok bakışı bir arada görürüz. Üslup bizi biz yapan tekliğimizdir. Belki
zamanla yapay zeka yazarın üslubunu taklit ederek yaklaşık metinler yazabilir.