Yüzünü düşününce aydınlanır içim, Gökyüzü yere iner, Bulutlar sokaklarda dolaşır. Kalabalıklar geçer yanımdan sessizce, Sanki dünya usulca silinir. Ama kalbim tıklım tıklım sen, Duvarlarda adın, Sokaklarda kokun. İçimde adını verdiğim şehir Seninle hayat bulur. Bir gülüşün değse dünyaya, Gün aydın olur. Ümit ÜSKÜDAR
Edebiyat
Vahşetin Çağrısı
Beni benden alan. Baktıkça büyülendim, Bu mükemmel varlık. Parmaklarını yüzünde usulca gezdirirken, Çatık kaşları düşüncelere sürüklenir. Kurtların dişleri eti kavrayıp koparırken, Ve vahşi doğasının güzelliğini fark etmezken, İçinde bulunduğum bu duruma Nasıl dur diyebilirim? Naime toker En sevdiğim şiirlerimden bir tanesi. Hikaye olarak paylaştım çoğu şiirimi yani uygulamada kitap oluşturdum yorumlarsanız şiirlerimi çok mutlu olurum.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Akşamın, şehrin omzuna usulca bıraktığı o mor ve kızıl örtü altında, binalar susmayı öğrenmiş gibiydi. Gün, son ışıklarını toplarken gökyüzü acele etmedi; çünkü bazı vedalar, ancak yavaşça güzelleşir. Ufukta duran karanlık dağlar, yıllardır aynı hikâyeyi dinleyen ihtiyarlar gibi, sessizce bakıyordu şehre. Ve rüzgâr, görünmeyen elleriyle bulutların saçlarını tarıyordu. Aşağıda hayat devam ediyordu elbet; birileri eve dönüyor, birileri birini özlüyor, birileri farkında olmadan ömrünün en güzel akşamlarından birini yaşıyordu. Ben ise bu manzaraya bakarken şunu düşündüm: Bazı güzellikler bağırmaz. Ne ışıklarıyla göz kamaştırır ne de kendini anlatmaya çalışır. Sadece durur. Tıpkı bu akşam gibi. Ve insanın içine,
Şiir
Benim de sana söyleyeceklerim vardı elbet sana Ama gözlerine bakmakla yetinmeyi bildim, dedi usulca.
1000Kitap
Maya
Mâhkumum. Ağzımda insan mayasının acı tadıyla doğmaktan mahzunum. Bu tadı tükürmek, kusmak uğruna, rezil sofralara oturmakta bayağı çorbalara kaşık çalmakta imtina etmedim. Üstelik çoğu zaman bu uğurda ne yaltaklar yaptım. Yine de bu mayayı tükürmeyi başaramadım. Aksine, oturduğum her sofrada daha da ekşidim. Fakat karanlık ve yılgın ruhumun avucunda tükenmek bilmez bir umudum vardı. Bu sebeple bir fısıltıya bir homurtuya bile candan kulak veriyordum. Bir çığlığa iki elim kanda olsa koşuyordum. Kaynatanın bile tenezzül etmediği çorbayı iştahla içiyorum. Öyle eşlik ediyorum ki çenebazın gevezeliklerine, bir kahkahayla yerinden devriliyordu. Derhal kalkıp, elimi uzatıyordum. Buyur diyordum, buyur aşağılık yalancı. Benim yerime otur. Benim oturağımı da kirlet, benim oturağımı da kır. Ben kırık sandalyene otururum diyordum. Çenebaz hayretle bakıyordu bana. Gözleriyle tiksinerek ve ezerek uzatıyordu elini. Sonra bir dilenci sokakta kolumdan yakalıyordu beni. Aklına tüküreyim senin.... ama yine de dur, benden bir şeyler var sana diyordu. Ondan daha sefil oluyordum yanında. Dilinin kuvvetiyle vurdukça vuruyordu bana. Bir damlacık kalıyordum. Yalvarırım, yalvarırım azad et beni ey dilenci... bir daha çıkmam karşına diye yalvarıyordum. Dilenci şaşıyor... Nasıl, nasıl da yanımda benden daha alçak kalabiliyorsun? Halbuki acıyı yüzsüzlüğe bulamak, merhameti tiksintiyle yutmak benim işimdir. Ama elbette, elbette öyle olacak. "Bu herif daha tabansız benden " diye bağırıyordu. Bin şükür sunarak doğruluyordum ayağının altından. Kaçmaya yelteniyordum. Dur hele diyor, bileğimden kavrıyor bu kez nefretle bakıyordu bana. Öyle yağma yok, yine de dilenci olan benim, sökül bakalım diyordu. Neyim varsa veriyordum eline. Mahkumum diyorum. Yabana atılır söz mü bu? Bir defasında, gazetenin
Seni inciten şey ona dert olmuyorsa o insanda anlamlı bir his aramanın, onunla bir bağ kurmanın hiçbir manası yok. Bağzı şeyler için bukadarmış deyip usulca yürüyüp geçeceksin...