Akif Emre'nin anısına...


'Akif Emre bugünün Mehmet Akif'ydi. 

Üç istanbul romanında Mithal Cemal Kuntay çok sevdiği arkadaşı Mehmet Akif'i şair Raif karakteriyle temsil etmişti. Üç İstanbul'da, yani Abdulhamid, Meşrutiyet ve İttihat Terakki İstanbullarında güç, şöhret ve para peşinde olanlar, emellerini, ihtiraslarını ideallerin arkasına gizleyenler, ideallerine inansa da ihtiraslarına gem vuramayıp kalbi sıkışanlar, tetikçiler, fahişeler, yolsuzlar, hırsızlar, hedonistler, hainler bir resm-i geçid yaparlar adeta. Şehrin panoramasını Yakup Kadri'nin Sodom ve Gomore, insanlarını Refik Halid'in Marko Paşa adlı papağan ile temsil ettiği, pusulaların şaştığı bir dönemde insanların yollarını bulmak için baktığı bir yıldızdır şair raif, başka bir deyişle Mehmet Akif.





Akif Emre'de 70'li yılların islamcılarındandı. davanın dava olduğu dönemin aktörlerinden. Gençlik fotoğraflarında da görülen, ölümüne kadar yüzünde kalan asaleti, ağırbaşlılığı, imanı, ihtirassızlığı davaya olan inancının bir yansımasıydı. Belki biraz da karakteri böyleydi ve davasını güzelleştiren de bizzat kendisiydi. Bu dava onun yüzünde güzel bir hal alıyordu.





Akif Emre büyük bir sosyal hareketin parçasıydı. Bu hareketin içerisinde bir insandı, bir bireydi. Sosyal hareketler bir anafor gibi çevresindeki insanları içine çekerler. Bir sosyolojik kader anafora yakın olanları içine alır, yutar, kendisinin bir parçası kılar. anaforun gücü arttıkça oportünistler de döngüye katılır. Onu daha da hızlandırır. Anafor zayıfladığında veya başka bir güç ile karşılaştığında ona kapılmış olan parçacıklar dağılır, insani zaaflar ortaya çıkar. İnsan eşrefi mahlukattır ama esfeli safilin potansiyelini de taşır. İnsani olan hiçbir şey bu yüzden şaşırtmamalıdır aslında. Akif Emre'nin de yozlaşma olarak gördüğü şey, aslında bir sosyal hareketin, onun içindeki bireylerin toplumsal, ekonomik, kültürel zaaflar, arzular ve hırslarıyla etkileşiminin doğal bir sonucudur. Hareketin üyeleri çoğunlukla bir sosyolojik kader sonucu oradadırlar. anafor oluşurken beliren duygular, arzular, idealler, kendilik algıları ütopik söylemlerle örülmüştür. İnsani olan bu söylemlerde ya gizlenmiş ya da temayüz etmeye imkan bile bulamamıştır. Anafor güçlendiğinde, özellikle bu güç sonucu iktidar mevzileri ele geçirildiğinde insani olan ile ideal olan karşı karşıya gelir, içten içe kopmalar başlar. Fakat bunları izhar etmek bireyler için tehlikelidir. Zira izhar durumunda bir dışlanma veya hareketten kopma ihtimali uzak değildir. Bu yüzden bireyin içi ile dışı arasındaki mesafe artar. Maske kalınlaşır. Yaşanan bu iç çelişkinin bastırılmaya çalışılması gücün kaynağının kutsanmasına, idealleştirilmesine yol açar. Çelişkilerin kutsal ideal için kaçınılmaz olduğu yargısı ihtilaçlı ruhları teskin eder. Söylem ile eylem, bireylerin içleri ile dışları arasındaki uçurum çamurla doldurulur. Bu içsel zaaf sonucu hareket daha otoriter bir hal alırken, hareketi oluşturan bireyler içsel yarılmayı yadsıyarak ötekine karşı daha bir nefret dolu hale gelirler. Bir sosyal hareketin yaşaması muhtemel sosyolojik bir uğraktır burası. Bir sosyal hareketin anaforuna kapılmış bireylerin yaşaması muhtemel bir sosyolojik kaderdir bu iç çatışması. 





Akif Emre, Türkiye'deki islamcı hareketin nadide üyelerinden biriydi. Müslümanlığını ve islamcılığını sosyolojik bir kader olarak yaşamayan az sayıda insandan biri olduğu için biricikti. O yüzden yalnızlaştı. Sanki Güney Amerika'da ya da Japonya'da doğsa da Akif Emre müslüman ve islamcı olurdu. Diğerlerini de kendisi gibi bilmek istedi. Olan biteni bir yozlaşma olarak gördü. Karanlıktaki bir yıldız gibi parlayarak insanlara istikamet üzeri olmayı hatırlatmayı tercih etti. Aslında Akif Emre boşuna üzüldü. Üzülmekte kendince haklıydı. Ama onun yozlaşma olarak gördüğü şey gerçekte, bir sosyal hareketin içinde sosyolojik kaderlerini yaşayan bireylerin insani niteliklerinin, toplumsal, kültürel, ekonomik unsurlarla etkileşim içerisinde temayüz ve belki tereddi etmesiydi. Aslında ütopyada mündemiç ve gizlenmiş olan tezahür etmişti.



Akif Emre insan üstü değildi tabii ki, fakat nadideydi, kışın açan bir açelyaydi. Müslümanlığı bir kader değil, bir tercihti. İnandı, inandığı gibi yaşadı. Bu yüzden de ölümü hareketin içindekileri üzdü. Hareketin üyeleri kendilerini görünür kıldığı için bir taraftan rahatsız olsalar da, eski ideallerini temsil eden o parlak yıldızın bulutların arkasında kaybolmasının matemini yaşadılar. Delişmen gençlik günlerine son kez bakabilmenin, bir idealin sönmesine şahitlik etmenin acısıydı belki de bu. Nihayetinde son islamcı, gerçek bir müslüman öldü.'
Allah mekanını cennet eylesin...

Roj, Güneş Ülkesi'ni inceledi.
8 saat önce · Kitabı okudu · 7/10 puan

Efendisiz ve kölesiz başka bir dünyanın mümkün olabileceğini anlatan bu ütopik kitap konjonktürel yaşamın sınırlarını aşarak düşledigimiz bir dünya düzeniyle tanıştırıyor bizi... Kitabin sonunda "o dünyalar ki yoktular, onlar ümitlerimizdi" dedirtecek bir sonla bizi yaşamak zorunda olduğumuz yaşama itecektir istemeyerek. Her ne kadar bireylerin tamamen mutlu olduğunu varsaysa da bu kitabın eleştirileceği bir iki noktası var, özellikle bireyler tamamen devlet düzeni için vardır, bireylerin tüm duyguları yok sayılmakta hatta daha doğrusu duyguları devlet eliyle kontrol edilmekte. Diğer bir nokta ise kadın erkek arasında eşitlikten tam olarak söz edilmemekte ne yazık ki...

Yaren Bilici, bir alıntı ekledi.
9 saat önce · Kitabı okuyor · Beğendi

Hepimizin içinde mantıktan esinlenmeyen eylemlerle tüketilmesi gereken bir miktar enerji olduğuna inanıyorum; bu, çıkış yolunu, koşullara göre sanatta, tutkulu aşkta veya tutkulu nefrette bulur. Saygınlık, düzen ve rutin -yani modern endüstri toplumunun demir gibi katı disiplini- sanatsal dürtüyü köreltmiş ve aşkı verimli, özgür ve yaratıcı olmak yerine bunalıma veya gizliliğe mahkum etmiştir.

Haset, gaddarlık ve nefret hemen bütün piskoposlar sınıfı tarafından takdis edilirken, özellikle özgür olmaları gereken şeyler baskı altında tutulmuştur. İçgüdüsel yapımız iki bölümden oluşur; birisi kendimizin ve çocuklarımızın yaşamını geliştirmeye, diğeri ise rakip gördüğümüz kişilerin yaşamını engellemeye yönelir.

Birincisi yaşama aşkını, sevgiyi ve psikolojik olarak sevginin bir kolu olan sanatı içerir; ikincisi de rekabeti, milliyetçiliği ve savaşı. Geleneksel ahlak birincisini bastırmak, ikincisini yüreklendirmek için her şeyi yapar. Gerçek ahlak bunun tam tersini gerektirirdi. Sevdiklerimizle ilgili davranışlar içgüdüye güvenle bırakılabilir. Akıl kapsamına alınması gerekli olan ise nefret duyduğumuz kişilere karşı olan davranışlardır.

Günümüz dünyasında etkin olarak nefret ettiklerimiz bizden uzak olan gruplar, özellikle de yabancı uluslardır. Onları soyut olarak algılarız ve gerçekte nefretin ta kendisi olan eylemleri, adalete olan aşkımız ve benzeri yüce amaçlar için yaptığımızı ileri sürerek kendimizi kandırırız. Bu gerçeği bizden saklayan perdeyi ancak, büyük ölçüde kuşkuculukla kaldırabiliriz. Bunu ve kıskançlık çılgınlığının tedavisini gerçekleştirdikten sonra, kıskançlıklara ve sınırlamalara dayalı olmayan, dopdolu bir yaşam arzusuna ve başka insanların birer engel değil, birer yardımcı olacağının idrakine dayalı yeni bir ahlak oluşturmaya başlayabiliriz.

Bu ütopik bir beklenti değildir; Elizabeth İngilteresinde kısmen gerçekleşmişti. Eğer insanlar bir başkasının mutsuzluğu peşinde koşmak yerine kendi mutluluklarının peşine düşmeyi öğrenirlerse, bu beklenti hemen yarın gerçekleşebilir. Bu, hiç de uygulanmayacak kadar sert bir ahlak töresi değildir; ama benimsenmesi dünyayı cennete dönüştürebilir.

Sorgulayan Denemeler, Bertrand RussellSorgulayan Denemeler, Bertrand Russell

Birikim Dergisi Üzerine
"... Marx’ın komünizm tasviri kapitalizmin sistematik eleştirisi üzerine kurulmuştur. Onu kendisinden önceki ütopik sosyalistlerden ayıran şey tam olarak budur. Birikim çevresinin sosyalizm tasvirinin Marx’tan ziyade ütopik sosyalistlere yakınsamasının nedeni de belki burada aranabilir. Birikim kendi sosyalizm anlayışını kapitalizm eleştirisi üzerine değil, Marksizm eleştirisi üzerine kurmuştur. ...
... Marksizm’den uzaklaştıkça liberalizmin etki alanına giren Birikim Dergisi’nin özgürlükçü sosyalizm tanımlamasının Marksizm’le olduğu kadar, Sosyalizmle de ilişkisi sorunludur. Öyle ki, tarif ettikleri şey, “özgürlükçü sosyalizm” yerine “özgürlükçü kapitalizm” olarak adlandırılsa hiçbir anlam kaybı ve daralması yaşamayacaktır. ..."

http://ayrintidergi.com.tr/...yalizm-tartismalari/

Murat Sezer, bir alıntı ekledi.
19 May 13:21 · Kitabı okuyor

Bugünün gerçekleri, dünün öngörü sahibi insanlarının ütopik düşlerinin sonucudur.

Tanrıların Arabaları, Erich Von Daniken (Sayfa 84)Tanrıların Arabaları, Erich Von Daniken (Sayfa 84)
BENGÜ ILGIN, Yangında Kaybettiklerimiz'i inceledi.
19 May 00:06 · Kitabı okudu · 13 günde · 3/10 puan

Kitabı tek bir kelimeyle özetlemem gerekseydi eğer; "ilginç" kelimesini seçerdim. Beğendim mi beğenmedim mi karar veremedim. Biraz iç karartıcı, karanlık bir kitap. Aslında iyisiyle kötüsüyle hepimizin içinde tetiklenmeyi bekleyen gölgeler var, kitap bu konunun üzerine bazen gizemli bazen ütopik hikayeler ile eğilmiş. Beyin yakan bir kitaptı, ancak açıkçası beni çok sarmadı. Bu sebeple biraz ağır okudum. Hikayelerdeki kurgular çok güzel, özellikle terkedilmiş evde geçen hikaye beni okurken gerçekten gerdi. Boş zamanınızı değerlendirebileceğiniz bir kitap bence, yüksek beklentilere girmeden okunabilir.

idris yılmaz, Macellanya'yı inceledi.
 18 May 01:00 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Macellanya
Jules Verne
Kitap, Avrupa’da 1850 li yıllardan itibaren başlayan sosyalist fikir hareketleri ortamında bulunmuş, özellikle sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan emek-sermaye çelişkisi sonucu hayal ettiği sosyalist ülkeyi kuramamış ve kendine yeni bir dünya kurmak isteyen bir maceracının (kaw-djer) etrafında gelişen olayları anlatır.
Kaw-djer’in yaşadığı Avrupa ülkesinden kitap boyunca bahsedilmez kimi yorumcular Jules Verne’nin kendisini anlattığını söyler. Belli ki gençlik yıllarında sosyalist devrime inanmış, “Ne Tanrı, Ne Efendi” şiarıyla yola çıkan Kaw-djer, inandığı bu idealist düşünceyi yaşadığı ülkede bir türlü hayata geçiremez ve Güney Amerika’nın ucundaki yerlilerin içinde yaşamaya başlar. Bir anlamda gençliğindeki hayallerine kavuşamasa da yöre halkı ile kurduğu diyalog ve yaşam felsefesi ile sanki hayallerine yaklaşmış gibidir. Tüm hayat birikimlerini eşitlikçi yaşam anlayışını yerlilerle paylaşır. Sağlık bilgisinden, denizcilik bilgisine yöre halkının her türlü yardımına koşar ve adeta yerlilerin Mesih’i durumuna gelir. Ancak hiçbir zaman iyilik yapmanın ötesinde bir çabası olmaz ve bir kibirlenme göstermez.
Kendinden ve Avrupa Kanunlarından kaçan Kaw-djer’in hayali tamda dibe vurduğu anda değişir. Batmakta olan bir gemiyi kurtarır, gemideki yolcularla ütopyasındaki devletini bir adada kurar. Eşitlikçi, üreten, yetinen ve paylaşan bir topluluk yaratır.
Hatta adada bulunan bir altın madeni insanın açgözlü tarafını ortaya çıkarsa da, insanların kolay kazanmakla kolay zengin olmakla mutlu olunacağını düşünen insanlara da emeğin en yüce değer olduğunu gözümüze soka soka anlatır.
Gençlik heyecanında “Ne Tanrı Ne Efendi” fikrini savunan KAw-djer’de zamanla reddettiği sadece efendi kısmı olur.
Jules Verne’nin zengin hayal gücü ile Güney Amerika’nın bakir denizleri ve adalarında geçen roman kimilerine ütopik gelebilir ancak çokta uzak bir hayal değildir aslında.
Macellanya; Gandhi’nin “Dünya tüm insanların ihtiyaçlarını karşılayacak kadar büyüktür ancak ihtiraslarını asla” sözünü doğrular nitelikte bir solukta okunan bir kitap.

Salih Görkem Biltekin, Cesur Yeni Dünya'yı inceledi.
17 May 22:35 · Kitabı okudu · 1 günde · 9/10 puan

Bir 1984 değil öncelikle onu söylemeliyim. Ya da 1984’ü Cesur Yeni Dünya’dan sonra okumalıydım daha doğru bir söylem olurdu. 1984 gibi keskin değilde daha yumuşak bir gelecek gösteriyor bize. Fabrikasyon üretimlerin yanında hala normal yaşam süren insanların varlığı ironik ama güzeldi. Onları öldürmemiş, sadece kendilerinden izole etmiş olmaları da -zaten roman da biraz bunun üzerine kurulu-hoşuma gitti. Neticede az bulunan ütopik romanlarımızdan biri ama dediğim gibi bir 1984 değil.

Fatih Erdoğan, Dünyamıza Bakış/Seçme Denemeler'i inceledi.
17 May 14:12 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 6/10 puan

Albert Einstein ın olmasını istediği bir dünyaya dair , gerçeklikten uzak olmayan ama bana göre biraz da ütopik bir dünya arzusu var. Toplumsal konularda da incelemelerinin yer aldığı güzel bir kitap.