• 243 syf.
    ·9/10
    Yazarla frekansınızı tutturabildiğinizde sizi hipnotize eden. Anıt gibi. Uyumak üzere gibi, uykuyu ölüm sanıyor da son sözünü söylemeye hazırlanıyor gibi; son sözünü söyleyecekken, kendisine bakıp bin bir masal görmüş gibi. Uzunca bir inceleme yazana kadar, böylece özetlenebilecek bir kitap.
  • 240 syf.
    "Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,
    Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın,
    Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı;
    Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın."

    Kitabın ismini ilk duyduğumda direkt aklıma Ümit Yaşar Oğuzcan'ın bu şiiri geldi. Toptaş hem yazdıklarıyla hem de kitaplarına verdiği isimlerle hep dikkati çekmiştir. Diğer kitaplarıyla kıyaslasığımızda bu kitabın ismi biraz daha farklı geldi. Şiirle birleştirince de acaba nasıl bir roman olacak diye iyice merak ettirdi.

    Şimdi nereden başlasam ne anlatsam Toptaş'ın da dediği gibi "BİLEMİYORUM"
    Toptaş bu romanıyla bizi biz kuyunun içine atıyor çık çıkabilirsen. Kitap bittikten sonra büyük bir boşluk hissi oluştu ve bir o kadar da soru...

    Toptaş'ı bilenler bilir ucu açık çok şey bırakır okuruna. Herkes kendinden bir şeyler ekler ve böylece kitap da büyür de büyür.
    Uykuların Doğusu romanı için "Romanın yapısı biraz da dünyanın hareketine benzesin ve roman tıpkı dünya gibi dönüp dursun istedim." diyor ve bu kitabın içinde de Uykuların Doğusu'na atıfta bulunuyor. Kitap bitince de benim aklıma ilk olarak bu roman geldi. Çünkü öyle bir bitti ki kitap akılda binlerce soruyla kalakaldık. Başladığımız yere mi döndük dedim, sonra da bu kadar şey oldu nasıl en başa döneriz dedim, daha sonra da yoksa bunların hepsi bir rüya mı acaba dedim. Toptaş ya bunun devamını yazacak ya da bu romana her okuyan bir şeyler ekleyecek ve dünya döndükçe kitap da dönecek duracak.

    Kitaba gelecek olursak çok özlediğim Toptaş'ı tam olarak göremesem de yine de tatmin ediciydi. İnce ince işlenmiş onlarca konu var aslında. Temel olarak toplumsal yozlaşma, insanların vurdumduymazlığı diyelim. Tabii Toptaş bunları anlatırken bazen üstü kapalı cümlelerle bazen büyülü bir anlatımla yapıyor bunu her zamanki gibi.

    Kitap Güldiyar'ın evden babasına sefer tası ile yemek götürmesiyle başlıyor. Annesinin onu gönderirken söylediği şu sözler ise bize kitapla ilgili ipuçları veriyor.

    "Git ama dikkatli ol, tamam mı? Televizyon haberlerinde görüyorsun, her gün oğlan çocukları, kız çocukları kayboluyor. Sonra da tecavüze uğrayan bu körpecik çocukların parçalanmış cesetleri bulunuyor sağda solda. Ayrıca, biliyorsun, insanların gözleri önünde her Allah’ın günü kadınlar öldürülüyor. Bu yüzden diyorum dikkatli ol diye.”

    Sonrasında Güldiyar geliyor ama bir daha konuşmamak üzere susuyor. Aklımızda Güldiyar'a ne oldu sorusu hep diri kalıyor. Toptaş okuru bu ve  benzer sorularla hep kitabın içinde tutuyor.  Onlarca soruyu sanki  bir kuyunun içine atıyor ve çıkarmamızı istiyor ama ne merdiven var ne de  yardıma gelene birileri...
    Bu bakımdan çok akıcı ve kısa zamanda okunabilecek bir kitap.

    Konu ilerledikçe insanlar bu kadar mı kör, bu kadar mı duyarsız, bu kadar mı vurdumduymaz diyorsunuz.
    Başkaları acı çekerken kimileri çıkıp onu seyrediyor, kimileri çıkıp o acıdan faydalanmanın yolunu arıyor ama kimse o acıyı dindirmek için bir adım atmıyor. Atacak olanlar da o işten faydalananlar tarafından sindiriliyor, susturuluyor, elleri kolları bağlanıyor ne de olsa hayatta kalma dürtüsü hepimiz için ilk duygu değil mi?
    Ama insanın içini en çok acıtan da bu acı karşısında susanlar oluyor. Ama insan oğlu işte bana dokunmayan yılan bin yaşasıncı biraz da...

    Burada Halil bizim insan yanımız olarak karşımıza çıkıyor.
    Halil de bu durum için şöyle diyor kitapta;
    "Sen diyorsun ki, kötüler gelip bize kötülük edinceye kadar iyidirler, başımızın üstünde yerleri vardır..."

    İşte böyle olduğu sürece de ne acı bitiyor ne zulum bitiyor. Olduğunuz yerde sayıyoruz, dönüp duruyoruz.
    Sonra Halil tekrar devreye giriyor.

    "Siz yaşayanlar, çok tuhafsınız!" ama kimse bir şey anlamıyor. Sonra devam ediyor.

    "Ben kötülük edenle kötülüğe maruz kalana aynı yüz ifadesiyle bakamam, her ikisine de gülümseyemem diyorum size. Bunu yaparsam o zaman da kendi yüzüme bakamam diyorum. Hepsi bu kadar, başka bir şey dediğim yok. Sizin mideniz kaldırıyorsa, kötülük edene de kötülüğe maruz kalana da aynı şekilde gülümsemeye devam edebilirsiniz, işin o yanı beni ilgilendirmiyor."
    Herhalde artık anlarlar diyorsunuz ama yine anlamıyorlar. Ahh insan oğlu ahh...

    Konuyu takip bakımından belki de en sade kitabıydı bu Toptaş'ın. Hiçbir karmaşaya neredeyse yer bırakmıyor.
    Yukarıda da dediğim gibi zaman zaman eski Toptaş'tan izler olsa da benim gözümde kelimelere kanat takan Toptaş daha farklı.
    Bol sorgulamalı, bol cevapsız sorulu ve keyifli bir kitaptı. Keyifli okumalar.
  • Akıldan geçen her şey insanoğluna söylenmez evlât, kimi zaman söyleyeceklerini sadece taşlara söyle.
  • Dünya büyük bir şey değildir Hasanım Ali, kimi zaman sevdiğimiz insanın yüzü, kimi zaman hayal edilen bir dokunuşun büyüsü, kimi zaman da kapıldığımız bir hevesin genişliği kadardır.
  • "Serseriydi, her gece arkadaşlarıyla içerdi ama eve döndüğünde yatmadan önce mutlaka kitap okurdu. "
  • 376 syf.
    Dünya birkaç evlek bir yer miydi? İnsanı ihmalkâr kılan hayatın gürültüsü müydü? İnsan, içindeki canavarı öldürürse çöle mi dönüşürdü cidden? İyi görünmek için gerekli olan en önemli malzeme kötülük müdür? Gelecek, geçmişin bok yemesinden başka bir şey değilse nedir peki?

    ***

    Hasan Ali Toptaş (d.1958):

    Denizli ili Çal ilçesi doğumlu. 1994’te “Gölgesizler” romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü, “Hüzünlü Yaz” adlı romanıyla 1999’da Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü. Son romanı “Uykuların Doğusu” 2005’te yayınlandı. Şiirsel metinler, öyküler, denemeler, çocuklar ve büyükler için romanlar yazmıştır.

    “Heba”nın Hikâyesi:

    Birkaç karakter dışında, aynen hikâyelerde olduğu gibi çok derinlemesine işlenmemiş bolca karakter var “Heba”da. Roman değil sanki de uzun ve çok güzel bir hikâye bu. Keyifli, kederli, rüya içinde rüyanın olduğu, muammalarla bezenmiş bir öykü. Ziya İstanbul’daki evini, askerlik arkadaşı Kenan’ın gayretleriyle onardığı Yazıköy’deki (Kenan Eli) bağ evine taşımaktadır. Tek dileği vardır Ziya’nın: Huzur. Tam 16 yıl önce, bir AVM’de, teröristlerin patlattığı bir bomba yüzünden 6 aylık oğluna hamile karısı Kader’i kaybeder. Kader ile birlikte şehir de ölür onun için. Askerliğinin üzerinden neredeyse 30 yıl geçtikten sonra kırsala, Kenan’ın, bir şekilde hayatını kurtarmış olduğu askerlik arkadaşının, kendisi için hazırladığı bağ evine doğru, aslında kendine doğru bir yolculuğa çıkar. Ziya, hayalle gerçek arasında gidip gelen, ev sahibesi Binnaz Hanım ile yaptığı uzun soluklu bir vedadan sonra şehri terk eder ve doğanın tam ortasında, yeni hayatına başlar. Sanki bir rüyadan diğerine geçiş yapar Ziya. Kâh çocukluğunu görür rüyasında, öldürdüğü kuşu görür-kendisini 42 yıldır takip eden kuşu-, kâh askerliğini görür, kâh ta İstanbul’da Binnaz Hanımla yaptıkları o uzun ve sıkıcı sohbeti. Ziya’ya, insan cehaletinin ve nefsinin sınır tanımazlığının tiyatrosunun oynandığı bu kahpe dünyada, biçilen küçük rol kaybetmek üzerine kurgulanmıştır, her şeyi bilen bir büyük "Oynatıcı" tarafından. Bazen bağ evinde uykuya yatar, bazense askerlikte nöbet tutup kaçakçılara kurşun sıktığı çukurlarda uyanır. Bazen elinde bir sapan, bazense elinde bir kaşıkla Cevval Dayıyı doyururken görürüz onu. Nerede öldü, nerede yaşadı, bu okuduklarımız bir rüya mıydı, Ziya mı anlattı, yoksa Kenan mı, mezarları Urfa’da mı yoksa Yazıköy’de mi hiç bilemeyeceğiz! Ya da siz bileceksiniz…

    Militarizm:

    Türk Ordusu sütten çıkmış ak kaşık değil, hepimiz biliyoruz. Anadolu’da bir deyiş vardır: “Tilkiyi avcılar yakalayıp yere serdiğinde bir diğeri de gelip: ‘Benim de bir çift çarığımı yemişti, vurun ite!’ der ve bir tekme de o atar hayvana”. Aynı hesap, Toptaş ta acaba romanın içinde anlattığı askerlik anılarında, Türk ordusunu bu derece acımasız göstermesi, bir olguya kapılması veya bir gruba iyi gözükmek istemesi mi, yoksa son derece samimi olarak kendi yaşadığı kimi kötü anıları ve tecrübeleri bizimle paylaşmak istemesi midir bilemedim...

    Muammalar:

    Çocukluğunda öldürdüğü bir kuşun ruhu tarafından 42 yıldır yargılanan, takip edilen, hayatı, hayatları HEBA olan Ziya ve dostları. Ziya asansör boşluğundan aşağı bir rüyaya düşerek Yazıköy’deki bağ evinde uyanır. Bu ev mezarlara mı yakındı, yoksa mezarlar mı çok yakındı bu eve? O karaltıda, dağ kulübesinde, yazarın kendisi mi vardı yoksa yazarın edebi benliği olan Ziya’nın üst bilinci mi? Yazıköy’de yaşananlar dünyada mı oldu yoksa Araf’ta mı? Ruhunu teslim etmekten korkan Ziya! Tüm yaşamlar askerlikte sona ererken, gelecekte yaşananlar Ziya’nın sadece bir uz görüşü müydü? Ziya işin başından beri yaşadığını sanan bir ölü müydü yoksa? Romanı okuyup asıl kararı verecek olan sizlersiniz…

    ***

    (Sf.83) …Bilmiyorum, dedi Ziya kendi içine doğru bükülen loş bir sesle; söylediklerinin hepsini duydum sanki. Zaman zaman bilgece şeyler de söylüyordu. Söyler, dedi babası başını üst üste sallayarak; zaten hayat çoğu zaman akıl gözenekleri geniş ve gevşek olanların ağzından konuşur…

    ***

    Dilbilgisi Açısından Sıkıntılı Cümleler:

    ” …Elindekileri mutfak tezgâhına bırakarak hemen yatağa attı daha sonra kendini…” (S.143) “Hemen” ve “daha sonra” karşıt zaman ifadeleri beraber kullanıldığı için kanımca uyumsuz olmuşlar.

    “…Bir de herhangi bir mal ele geçirilmediğini ve kaçakçılar mayınlı sahanın ortasından geri döndükleri için, iz tarlasının temiz olduğunu belirtti, söylediklerini uzak bir kitaptan okuyormuş gibi gözlerini kısarak…” (S.232) Burada devrik cümleden öte başka bir sorun daha var. En son kullanılan virgülden sonraki cümle aslında ana cümlenin zarfıdır (“Nasıl?” sorusuna cevaptır). Kanımca bu cümle, “belirtti” yükleminden önce kullanılsaydı daha uygun olurdu. Ayrıca “Bir de” den sonra virgül kullanılabilirdi.

    ” …Yanlarına gelip küskün bir suratla Numan da baktı sonra, fakat o ne gördüğünü söyledi ne görmediğini; başını yere eğdi ve kesekleri yassıltan öfkeli adımlarla bağın girişine doğru yürüdü…” (S.269) “fakat o” dan sonra bir virgül konursa; ikinci “ne” den sonra da bir “de” eklenirse cümledeki dilbilgisi sıkıntısı ortadan kalkacaktır.

    “…Bu yangın yemek boyunca devam etti daha sonra; bazen orta karar bir hâl aldı, bazen tavsadı, bazen de canlanıp Ziya’nın yanaklarına kadar yükseldi…” (S.82) “…yemek boyunca devam etti daha sonra…” iki farklı zaman ifadesi yan yana kullanılınca uyumsuz olmuş.

    ***

    (Sf.277) …Hulki Dede, sakalını sıvazlayarak, anlıyorum dercesine başını salladı üst üste. Sonra Ziya’ya değil de sanki omçalardan yükselen yaprak hışırtılarının gidip ulaştığı yerlere konuyormuş gibi, biliyor musun, dedi; tabiat bir şey söylemez aslında, biz de onu bu yüzden işitiriz.,

    ***

    Tercih Edilen Çok Eski ve/veya Yöresel Kullanımlı Kelimeler ile Yine Sezdirişleri Oldukça Kapalı ve Karşılığı Herkesçe Bilinmeyen Kelimeler:

    Romandan alıntıladığım bazı kelimelerin anlamlarını bilmediğimden –bir iki istisna dışında- http://www.tdk.org.tr adresine bakarak öğrenebildim. Yazar, yazı yazma zenginliğini ikinci plana itmeden, bu eski ve genelde Ege yöresine ait kelimeler yerine, herkesçe bilinen güncel karşılıkları tercih edebilirdi. Bu da benim gibi okurken sık sık duralayan, sözlüğe bakmak zorunda kalan ve romanı okurken zihninde yarattığı film mütemadiyen kopan bir okuyucuya yardımcı olmaz mıydı? Elbette tüm bu tercihler yazarın kendi takdiridir. Örneklere gelince: Belertmek, gürpedek, ipil ipil, samut, hasılıkelam, ecelacayip, ahlat, büvelek, değirmi, horatan, hamaz (hortum, kasırga demekmiş), yel yepelek, hitam, çeç, harar, kandak, hasıl, arık, âbâd (şenlik, bolluk), kavilleşmek, behemehâl, uyku semesi, tavsamak, erkeç, senit, oku, peşkir, dibek, baş derme töreni, yabandan yazıdan, kesek, omça, geven, pelit, hayat (avlu, sofa), tebelleş, yunak, uğra, tezikmek, çerçi, kirman, kandil, düven, üvendire (değnek), semer ölüsü, evinsiz, har har, börtmek, eviniyle suyu, bizcileyin, pavkırmak, cağıl cuğul, müsademe, yekinmek, şüyuu vukuundan (bir şeyin dedikodusunun yapılması, onun gerçekleşmesinden daha kötü olması), hafazanallah, sile, felfellemek, aşikâre doğurmak, tuşak, netame, siyim siyim, çeki, bürgü (başörtüsü), ulam ulam…

    Son Söz:

    Dilimizin Türkçeleştirilmesi çalışmaları İttihat ve Terakki Cemiyeti ile başlamıştır. Hasan Ali Yücel’in Millî Eğitim Bakanlığı’na getirilmesiyle, “Çoğul Dizge” kuramı esas alınarak, Türk Kültür Repertuvarını yaratmak adına; Avrupa, Amerika ve Uzakdoğu Edebiyatından seçilen eserlerin dilimize çevrilip Türkçeye kazandırılması ile Çağdaş Türk Edebiyatını oluşturma çalışmaları günümüzde de devam etmektedir. Ülkemiz yazarlarının verdikleri roman tipi ürünlerindeki ortak problem kurgudur. Kurguyu oturtmak birçok romancı için sıkıntılıdır. “Heba”da da bu sıkıntıyı görüyoruz. Özellikle kurgu iskeletini daha romanın başında verip sonra geçmişteki anılarıyla bu iskelete elbise giydirmeye çalışmıştır yazar. Okurken daha başta kurgu ile donanmamız sonucu da sonradan okunanlar bir anının aktarılması lezzetinde kalmaktadır. Tüm bunlara rağmen, yazarın narin üslubu, kulağa çok hoş gelen benzetmeleri, insanoğluna ait ete kemiğe bürünmüş kederleri anlatma becerisi, kitabın barındırdığı muammalar ile herkesin kendine göre bir “son” çıkarımında bulunabileceği hoş ve okunası bir roman “Heba”. Okumanız dileğiyle...

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

    Süha Demirel, Ocak 2013, İstanbul.

    Not: Bu inceleme yazım, 29 Kasım 2013 Cuma günü, Aydınlık Gazetesi Kitap Ekinde yayımlanmıştır.

    ***

    Kitabın Künyesi:
    Hasan Ali Toptaş,
    “Heba”, 2013
    İletişim Yayıncılık A.Ş.
    1.Baskı, İstanbul