Ey gençlik arkadaşlarım! Sevdiğiniz kadınlar adına yalvarıyorum size, kalbimin sevdiği o kadının mezarını çiçeklerle süsleyin, çünkü unutulmuş bir mezara böyle bırakacağınız bir çiçek, tanyerinin gözlerinden solgun bir gülün taçyapraklarının üzerine damlayan bir çiy damlası olacaktır.
İnsan, kötü ve aptalca şeylere ne çabuk da alışıyor, ne kolay haylaz bir köpeğe, ağzının tadını bilen besili bir domuza dönüşüyor, inanılacak gibi değil.
Ama ben her zaman en olağanüstü umutlara, en abartılı beklentilere kaptırıyorum kendimi. Diyelim biriyle tanıştım da cana yakın buldum, en iyi şeyler beklenebilecek biri gözüyle bakıyorum ona, üstelik bunu ondan istiyorum. Yanıldığımı anlayınca da büyüden kurtuluyorum, gözüm açılıyor ve üzülüyorum.
Tanrım, işte yine birlik ve bütünlüğün tümüyle dışına savrulmuştum; tekliğe düşmüş, acı çeken, nefret eden, düşman bir Ben’e dönüşmüştüm. Başkalarının da durumu benimkinden farklı değildi, ona şüphe yoktu, ben yalnız değildim bu konuda, bir yığın insan vardı ki, yaşamları bir savaştı, kavga dövüşe başvurarak Ben’lerinin çevre karşısında tutunma girişimiydi, birlik düşüncesinden, sevgi, uyum düşüncesinden haberleri yoktu bu insanların, söz konusu düşünce kendilerine yabancıydı, aptalca ve güçsüz görecekleri bir düşünceydi.