Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı? Yaşayışımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmekten ise hayatın ve muhitin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat, daha makul değil miydi?
Franz Kafka'nın okuduğum ikinci eseri. Bu eseri yarıladığım günlerde bahsettiğim gibi okuduğum ilk eseri olan ''Dönüşüm''den dolayı diğer eserleri için gereksiz bir önyargı beslemiş olduğumu bana fark ettiren şaheser oldu ''Şato''.
Normalde incelemelerimde ''okuyun okunmasına vesile olun'' tarzında bir yaklaşımda bulunduğumu takipçilerim iyi bilir fakat bu sefer bunu söyleyemiyorum çünkü bu eser adeta beyin devrelerinizi yakacak ölçüde zorlamaya müsait, içindeki detaylara kafa yordukça sembolizmin uçsuz bucaksızlığına kucak açıyor ve düşünceler içinde daha da kayboluyorsunuz; Baş karakter ile şatoya ne kadar yaklaşırsanız, o kadar uzaklaşıyorsunuz. Dolayısıyla bu eseri bir çırpıda, soluksuz, her an beyin fırtınası yapmadan pasif bir şekilde veyahut içine dalıp gitmeyi tahayyül edeceğiniz vaziyette okumanız mümkün değil. Muazzam bir felsefi alegorik yoğunluk var içerisinde. Kafka okuyucuya dinlenebileceği, soluklanabileceği bir alan bırakmamış-yazıtının yayımlanacağını bilmediğini varsaymak gerek-; bürokrasinin işleyişinin her detayını, her çelişkisini, her ''kusursuzluğunu'' anlatmış. Bana kalırsa bu eser katıksız bir zeka mahsulüdür. sessiz sakin, uzun süre rahatsız edilmeyeceğiniz bir ortamda, açık zihinle ve eserin zorluğuna karşı gösterilmesi gereken yoğun sabırla kitabın kapağını açmanızı önerir iyi günler dilerim.
Ama bir iş ne kadar büyükse insanın dış dünyayla mücadele gücü o oranda azalır; bunun sonucunda en önemsiz şeylerdeki en önemsiz değişiklik ciddi rahatsızlıklar verir.