Hayat, hastalıklı bir insanın yorgun gözlerini yakan güçlü bir ışık gibiydi. Uyanık geçirdiği her an, etrafında ve üzerinde çiğ bir öfkeyle parlıyordu. Acıtıyordu. Dayanılmaz bir acı veriyordu.
''Ama artık çok geç,'' dedi Martin. Lizzie'nin sözlerini hatırladı. ''Ben hasta bir adamım. Hayır, bedenim değil, ruhum hasta, beynim hasta. Bütün değerlerimi kaybettim sanki. Hiçbirşeyi umursamıyorum. Birkaç ay önce gelseydin her şey çok farklı olurdu. Ama artık çok geç.''
Bu eseri durgun, monotonlaşmış vapur yolculuklarında havada süzülerek bizlere eşlik eden; canlılık belirtisinin, o anın güzelliğinin farkına vardıran martıların asaletine benzetiyorum. Eserde öyle bir ayar var ki rotasını bozmadan kusursuzluğa yol alıyor son sayfalarına kadar. Adeta bir martı gibi bir aşağıda bir yukarıda kanat çırpmadan kayıp gidiyor zorlanmadan.
Eserin içinde yok yok demek istiyorum ama klişe olarak görülmesi de muhtemeldir. Siyaset felsefesi başta olmak üzere; ahlak felsefesi, varlık felsefesi, psikoloji, sosyoloji gibi daha nice başlıkları ele alarak; Jack London'ın kural tanımaz özgür ruhunun gözle görülür yansımasını eserin içinde görebiliyoruz.
Şu ana kadar okuduklarım arasında ''Yeraltından Notlar'' dan sonra en iyi, en eşsiz eser diyebilirim ''Martin Eden'' için.
Her London incelememde belirttiğim gibi Jack London ve Levent Cinemre uzlaşımının mucizevi müessesine hayranlık duymamam için edebiyata, güzelliğe, estetiğe kör olmam gerekir.
Mutlaka okuyun, okutturun demek istiyorum. kitapla ve sağlıcakla kalmanız dileklerimle.