Son zamanlarda eylemlerimi ve düşüncelerimi herhangi bir ahlaki ölçüyle değerlendirmekten neredeyse tiksinir oldum. Başka bir şey yönlendiriyor beni...
Dostoyevski'deki sihrini çözebilen var mı gerçekten?
Farklı yazarlardan eserler okuduktan, belirli bir zaman geçtikten sonra yeniden Dostoyevski'nin dünyasına giriş yaptığımda diğerlerinden farklı bir tını, bir şehvet ahkam kesiyor sanki. Çok ince bir ayar var bütün eserlerinde. Hiç bir zaman o ayarı bozmadan, metinlerinin tutarlı ve doyurucu edebi tadını her daim sürdürüyor.
İlk başta cümlelerinin felsefi kuvvet ortalamalarının düşük olduğunu, bu yüzden rahat ve anlaşılır olduğundan ötürü okunuşunun daha zahmetsiz ve kolay olduğunu savunanları dikkate aldım ama çok geçmeden saçmalığın hükmüne kanaat getirdim. Doğru yerde doğru bağlayıcı cümlelerle yüksek tempo koruma iradesine sahip olup sürükleyiciliğini daim kılabilmesine bağlamalı diye düşündüm. Yine birşeyler eksik kaldı. Anormal psikolojik ve felsefik tahlillerinin göz ve akıl kamaştırmasının sonuçlarındandır dedim. Yine hedefi nokta atışı vuramadım.
Belki de tüm bunların hepsi ama hiçbiridir kim bilir... Fyodor Dostoyevski
Hayat, hastalıklı bir insanın yorgun gözlerini yakan güçlü bir ışık gibiydi. Uyanık geçirdiği her an, etrafında ve üzerinde çiğ bir öfkeyle parlıyordu. Acıtıyordu. Dayanılmaz bir acı veriyordu.
''Ama artık çok geç,'' dedi Martin. Lizzie'nin sözlerini hatırladı. ''Ben hasta bir adamım. Hayır, bedenim değil, ruhum hasta, beynim hasta. Bütün değerlerimi kaybettim sanki. Hiçbirşeyi umursamıyorum. Birkaç ay önce gelseydin her şey çok farklı olurdu. Ama artık çok geç.''