Her şey zaten içimizde olduğu halde, gerçeği adaleti ve güzelliği umutsuzca dışarıda aramayı sürdürüyoruz. Arıyoruz, arıyoruz, arıyoruz. Bulunacak bir gerçek yok. Başımızı nereye çevirirsek çevirelim, gerçeği her şeyde görebiliriz. Ama zihnimizde depoladığımız anlaşma ve inançlar gerçeği görmemizi engelliyor.
İnsanlık, gerçeğin, adaletin ve güzelliğin arayışını sürdürüyor. Gerçeği arıyoruz çünkü zihnimizde depoladığımız yalanlara inanıyoruz. Adaleti arıyoruz çünkü sahip olduğumuz inanç sisteminde adalet yok. Güzelliği arıyoruz, çünkü kişi ne kadar güzel olursa olsun, o kişinin güzelliğine inanmıyoruz.
Toplumsal rüyayı, dinlerin tanımladığı cehennemle mukayese edersek aynı olduklarını görürüz. Dinler, cehennemi bir cezalandırma yeri, korku dolu, acı ve ıstırap çekilen bir yer, ateşin sizi yaktığı bir yer olarak tarif eder. Ateş, korkudan kaynaklanan duygularla yaratılır. Öfke, kıskançlık, nefret duygularını hissettiğimizde, içimizde bir ateşin bizi yaktığını hissederiz. Cehennem rüyasını yaşarız.
Toplumsal rüyada insanların acı çekmesi, korku içinde yaşaması duygusal dramalar yaratması normaldir. Toplumsal rüya hoş bir rüya değildir; bu rüya şiddetin rüyasıdır, korkunun rüyasıdır, savaşın rüyasıdır, adaletsizliğin rüyasıdır. İnsanların bireysel rüyaları farklılıklar gösterir, ama çoğunlukla bir kabustur.
İnsanlık ailesine baktığımızda, Yaşam çok zordur çünkü korkular yaşamı yönetir. Dünyadaki insan toplumlarında gördüklerimiz; müthiş bir ıstırap, kızgınlık, intikam, bağımlılıklar, sokaklardaki şiddet ve devasa boyutlarda adaletsizliktir. Dünyadaki farklı ülkelerde bunlar farklı boyutlarda var olabilir ama yine de toplumsal rüya korku tarafından yönetilir.