Kitabı okumaya başlamadan önce, her zaman yaptığım gibi küçük bir ön araştırma yaptım. Ancak Livaneli’nin bu kitabına dair yorumlarda, alışık olmadığım bir tabloyla karşılaştım: Pek çok okur, eserin beklentilerini karşılamadığını söylüyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, okumadan önce bu yorumlarla karşılaşmak hoşuma gitmedi. Ama gerçek şu ki; fragmanlar beni hiçbir zaman tatmin etmezdi zaten…
Kitabın içine girdikçe o yorumların neye işaret ettiğini anladım. Livaneli bu eserinde, bizim için yeni bir dünya kurma derdinde değildi; tam tersine, zaten var olmuş bir dünyayı görünür kılmaya çalışıyordu. Unutulmasın diye…
Bir sanatçı ve entelektüel olarak, idealler uğruna mücadele eden 68 Kuşağı aydın ve bireylerinin yaşadığı baskı, kovuşturma, sürgün ve devinim gibi deneyimleri aktarırken, bireysel hikâyesiyle toplumsal tarihin arasında bir köprü kurmayı amaçladığı çok net hissediliyordu.
Ben kitabı okurken, sanki yazarın omuzuma dokunup “Bunları birileri bilmeli, bilenler de unutmamalı” dediğini hissettim. Okuma deneyimim boyunca bu duygu hep benimleydi. Zaten eserin son sözünde de bunu açıkça dile getirmiş olması, sezgilerimi doğruladı.
Sonuç olarak, Livaneli’nin bu kitabında kurmaca evrenlerden değil, hakikatin yükünü taşıyan bir anlatıdan söz ediyoruz. Bu yüzden beklentisi bambaşka olan okurları şaşırtması normal. Fakat ben, anlatılanlara ve verilen mücadeleye saygı duyarak kapattım son sayfayı.