Saklanabileceği, sığınabileceği, kendisine ait bir yer yoktu. Yatağa uzandığında, yatağın fikrini bozuyordu; bir o yana bir bu yana yürümeye çalıştığında, etrafindaki şeylerin huzurunu kaçırıyordu; konuştuğunda, zaten coktan adlandırılmış sözler anlamını ve ağırlığını yitiriyordu. Sesi kulağa hoş gelmeyen bir gürültü gibi çıkıyordu. Kendinden saklanamıyordu.
O zamanlarda, kendisinin -evet, tam olarak kendi varlığının- dünya için fazlalık olduğunu hissediyordu.
Sanki varoluşuyla dünyanın kusursuz dengesini bozuyordu.
Simya, içimizde ve dışımızda aynı anda işleyen süreçleri anlamanın bir yolu sayılabilir. Felsefe taşı, hem kendini hem de dünyayı tüm yönleriyle tanımanın sonucudur.