Terapi görmekte olan hastalardan içlerinde belli bir öfke veya kin oluşmamış olanların hastalığı genelde iyiye doğru seyretmez. Çocuğun bireysel bağımsızlığını kazanmak için zamanı geldiğinde anne babasına karşı koyması gerektiğini anlatmıştık. Şimdi açıklamakta olduğumuz durum da buna çok benzer. Zarar görmüş birey bir şekilde üzerinde baskı kuranlardan nefret edebiliyorsa, iç potansiyelinden pek de fazla bir şey kaybetmemiş demektir.
Nefret etme ve öfke duyma birey açısından ruhsal intiharı önlemenin tek yoludur. Kişinin onurunu kaybetmemesine, kimliğinden utanç duymamasına ve özgürlüğünü ele geçirenlere karşı "Beni ele geçirdiniz ama bu sizden nefret etmeme engel olamıyor." diyebilmesine olanak tanır. Kronik nevrozun eşiğine gelmiş çoğu hastanın içinde yoğun bir nefret barınır ve bu nefret gururu ve benliği koruyan son kale haline gelmiştir. Faulkner'ın romanı "Davetsiz Misafir"deki kişiyi hatırlayın. Bu kişi bir köleydi ve neredeyse tüm insanlık haklarını yitirmiş olsa da sahiplerinden iğrenmek suretiyle öz kimliğini muhafaza edebilmişti.
Başarılarınızın başkaları tarafından sömürü aracı yapıldığına kanaat getirirseniz, kendinizi savunmanın bir yolu hiç bir şey başarmamaya özen göstermektir, böylecem kimsenin sizden bir şey çalamayacağına inanırsınız.
Kendini yiyip bitirmeden boş oturmak göründüğünden zor olabilir. Robert Louis Stevenson'un kesin olarak yazdığı üzere: "Tembellik edebilmek için bayağı güçlü bir bireysel kimliğe sahip olmak lazımdır." Benliğin farkına varmak yaşamın daha sakin yanlarını da içerir. Örneğin meditasyon yapmak, derin düşüncelere konsantre olmak Batı'nın kaybettiği sanatlardır ki bu tehlike arz eden bir durumdur. Bir şeyler 'yapıyor' olmak yerine bir şeyler 'olmak' ruhumuzda yeni bir tat yaratacaktır. Eğer bu tadı yakalayabilirsek, değerli, olduğumuzu ispatlamak uğruna çalışmak zorunda kalmayacağız. Çalışarak meydana getirdiklerimiz yaratıcılığımızın, ruhumuzdan gelen ilhamın bir yansıması olacak, hem kendimizle hem de dostlarımızla olan bağı koparmadan...