Otonom sinir sistemi, üç temel fizyolojik durumu düzenlemektedir. Güvenlik düzeyi, herhangi bir zamanda bunlardan hangisinin harekete geçirileceğini belirler. Ne zaman tehdit algılasak içgüdüsel olarak ilk seviyeye döneriz, sosyal bağlılık. Etrafımızdaki insanlardan yardım ve destek isteriz ve bizi rahatlatmalarını bekleriz. Ancak yardım çağrımıza kimse yanıt vermezse ya da anlık bir tehlike içindeysek, organizma hayatta kalmak için daha ilkel bir yol seçer: Savaş ya da kaç. Saldırganla savaşabiliriz ya da güvenli bir yere kaçabiliriz. Ancak bu da başarısızlığa uğrarsa -kaçamazsak, tuzağa düştüysek ya da zorla tutuluyorsak- organizma kendini kapatarak ve en az enerjiyi harcayarak kendini korumaya çalışır. Ardından donma ya da çöküş durumuna gireriz.
Travma yaşayan pek çok insan, kronik bir şekilde etraflarındaki insanlarla uyumsuzdur. Bazıları, savaş deneyimlerini, tecavüzü ya da işkenceyi, kendileriyle benzer geçmişleri ya da deneyimleri olan insanlarla paylaştıkları gruplarda rahat eder. Travma ya da mağduriyete ait geçmişi paylaşmak, yalnızlık algısının katılığını yumuşatır ancak bunun bedeli bireysel farklılıkların reddedilmesidir. Üyeler yalnızca uyguladıkları bir şifrede ortaklaşabilirlerse gruba ait olabilirler.
Kendini dar bir şekilde tanımlanmış mağdur gruplarında yalnızlaştırmak, başkalarını, en iyi anlamda ilgisiz, en kötü anlamda ise tehlikeli olarak görmeyi sağlar ve sonunda da yalnızca daha fazla yabanılaşmaya neden olur. Çeteler, aşırı uçtaki politik partiler ve dini tarikatlar teselli edebilir ancak nadiren yaşamın sunduklarına tamamen açık olmak için gerekli ruhsal esnekliği sağlar ve üyelerini travmalarından kurtaramaz. İşlevleri iyi olan insanlar bireysel farklılıkları ve başkalarının insanlığını kabul edebilir.
Felaketlere tepkiler konusunda dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan çeşitli çalışmalar, stres ve travmanın üstesinden gelmek için sosyal desteğin en güçlü koruma olduğunu göstermiştir.
1994 yılında Maryland Üniversitesinde bir araştırmacı olan ve şimdilerde North Carolina Üniversitesinde çalışan Stephen Porges, Kalp Hızı Değişkenliği (KHD) araştırmasına başladığımız dönemde, Darwin'in gözlemlerine dayanan ve bu erken dönem içgörülere, 140 yıllık bilimsel keşifleri de ekleyerek Polivagal teoriyi tanıttı (Polivagal, vagus sinirinin pek çok dalıyla ilgilidir. Beyin, akciğer, kalp, mide ve bağırsaklar gibi çeşitli organları birbirine bağlayan Darwin'in "pnömogastrik: akciğer mide siniri") Polivagal Teori'si, güvenlik ve tehlike biyolojisini daha iyi anlamamızı sağlamıştır; bedenlerimiz, etrafımızdaki insanların sesleri ve yüzleri arasındaki içgüdüsel deneyimlerin ince, karşılıklı etkileşimlerini temel alır. Kibar bir yüzün ya da rahatlatıcı bir ses tonunun, neden hislerimizi belirgin bir şekilde değiştirdiğini açıklamaktadır. Hayatımızdaki önemli insanlar tarafindan görüldüğümüzü ve dinlendiğimizi bilmenin bizi neden rahatlattığını, güvende hissettirdiğini ve ihmal edilmenin ya da reddedilmenin, öfke tepkilerine ya da ruhsal çöküşe neden olabildiğini açıklamaktadır. Başka bir insanla odaklanmış uyumun, bizi düzensizlikten ve korku dolu durumlardan çıkardığını anlamamızı sağladı.
Kısacası, Porges'in teorisi, savaş ya da kaç etkilerinin ötesine bakmamızı ve sosyal ilişkileri, travma anlayışımızın merkezine almamızı sağladı. Ayrıca uyarılmayı düzenleme için beden sistemini güçlendirmeye odaklanan yeni yaklaşımlar ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Yalnızca sanatçılar için değil, kendisinden sonraki bütün insanlığa miras vicdani bir yüktür Vincent van Gogh'un hayatı. Hiçbir yere tutunamayan inişli çıkışlı yaşamı, derin yalnızlığı, tutkusu, ekonomik sorunları, yüce vicdanı, yazdıkları, dinmeyen haykırışları, sanatı ve ölümü... İnsanlıktan nasibini almışları utandırırcasına bir yaşamdır.