sonra o bilindik hasan gülümsemesiyle gülümsedi, köşeyi dönüp gözden yitti. onu bir kez daha böylesine tasasız, böylesine içten gülümserken ancak yirmi altı yıl sonra, solmuş bir polaroid fotoğrafta gördüm.
ama şimdi ben senin için açtığım bu defteri yine senin için kapatıyorum. sen de git istersen.
ben yokken iyi bak ama kendine. yanıbaşında duran her şeye iyi bak. çiçeğine iyi bak. ellerine, babanın gözlerine, annenin yüzüne, gökyüzüne.
aziz bey üzerine düşen cam kırıklarını silkeledi. o an, uzun ve ümitli bir yolculuğa çıkarken öfkeyle çarptığı kapının yere inen camı aklından geçti. kırılan bir camla başlayan uzun serüvenin sonuna gelmişti.
her şeyi, herkesi kaybetmişti. bütün bu kayıplar arasında en acısının Vuslat olduğunu hissetti. bu boşluğu doldurabilecek hiçbir şey yoktu. oysa Vuslat’ı hep bir gölge, loş ışık, duvarların renginde kaybolan bir eşya gibi görmüştü. ortadan kaybolsa da yokluğu anlaşılmayacak kadar sıradan bir eşya. sevmek için zaman bulamamış, daha doğrusu hiç aramamıştı.