Koskoca bir toplumun bağrında yalnız başına kalmış bir çocuğun hikayesi.
Sabahattin Ali sanki Stendhal'in o meşhur sözünü doğrular gibi roman yol boyunca gezdirilen bir aynadır der ya işte o aynayı tutuyor. Sadece bir kasaba hikayesi değil. Çok daha fazlası. 20. yüzyıl başı Anadolu'sundaki o yerel ilişkileri, adalet arayışı, yozlaşmış bürokrasi, bireyin toplumla çatışmasını müthiş bir gözlemle çok katmanlı bir şekilde aktarıyor.
İşte bu ayna da Yusuf'un o saf dürüst doğasıyla kasabanın çarpık düzeni ile çatışmaya başlıyor. Yusuf sadece masum bir kurban değil. Adaletsizlik karşısındaki dik duruşu, isyanı çok net. Hani hakkını ararken işin sonunu getiremeyen her şeyi yıkan trajik karakterler vardır ya o türden bir adalet arayışının tehlikeli potansiyeli yani.
Bir nevi geniş açıdan bakarsak roman bireyin bu çürümüş düzene baş kaldırısı aslında.
Romanın son cümlesi de çok manidar. Atını ileriye, dağlara doğru sürdü. Bir de Muazzez'e veda ederken belli olmaz görüşürüz demesi var. Bitmemişlik hissi yani tamamlanmamış hissi, onun yarattığı o sonsuz merak duygusu, belki de onu Türk edebiyatında bu kadar özel kılan şeylerden biri de bu.
Okuduğum en iyi dark kitaptı. Her bir satırına ayrı bayıldım etkisinden uzun süre çıkamayacağım bir kitap olacağı kesin Tüm karakterler okadar iyi işlenmiştiki...
Acilen 2. kitaba ihtiyacım var
Yeonnam-dong'un Neşeli Çamaşırhanesi kitabını okudum. Genel olarak ne olacak diye heyecanla beklediğim bir kitap değil ama kitabın olayı da bu değil zaten. bu kitap biraz sakinlik dinginlik isteyenler için bence. her şeyin bir çaresi var, her derdin bir devası var bunu hatırlatıyor kitap. gerçekten içini ısıtıyor insanın okuyunca, bence biraz dinlenmeye ihtiyacı olan herkesin okuması gerekiyor, tavsiye ederim
“unutmaki ister öfkeli bir tayfun olsun ister hafif bir fırtına, bir kere atlattın mı hepsi geçmişin rüzgârlarından ibaret kalır”
Émile Zola’nın Nasıl Ölünür adlı kitabını okurken bende kalan his şu oldu: İnsanlar sadece nasıl yaşadıklarıyla değil, nasıl öldükleriyle de ait oldukları sınıfı ele veriyor. Zola beş kısa hikâyede bunu çok sade ama çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Bir aristokratın, bir burjuvanın, bir esnafın, bir işçi ailesinin ve bir köylünün ölüm anlarını anlatıyor. Ama aslında anlattığı şey ölümden çok toplumun kendisi.
Zola’nın kalemi çok süslü değil. Tam tersine oldukça yalın. Ama o sadeliğin içinde güçlü bir gözlem var. Zaten naturalist bir yazar olduğu için hayatı olduğu gibi gösterme derdinde. Bu yüzden okurken sanki kurgu değil de gerçek insanların son anlarına tanık oluyormuş gibi hissediyorsunuz.
Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri ölüm anındaki yalnızlık duygusu oldu. Her karakter farklı bir yalnızlık yaşıyor.
Nasıl ÖlünürEmile Zola · Can Yayınları · 202024,3bin okunma
Kitabı bitirdim ve kafamın içinde küçük bir tartışma programı başladı diyebilirim. Bir yanım “aman beden bütünlüğü” diyor, diğer yanım “birine hayat olmak varken?” diye susmuyor.
Yazar sağ olsun,
Tutsak Güvercin #okudumbitti
Ben bu kitabı yalnızca iki insanın birbirine çekilmesini okumak için elime almamışım… Meğer sayfaların arasında bir coğrafyanın yükü, suskun bırakılan hayaller ve