• 106 syf.
    ·1 günde·10/10
    Yıllar yılları kovalarken defalarca Kadıköy iskelesinde vapurdan indim, rıhtım boyunca ya da çarşı içine yürümeye başlamadan önce Haldun Taner Sahnesi'nin önünde durdum ve insanları bekledim... İstanbul Üniversitesi'nin konservatuar girişi bir, Haldun Taner Sahnesi önü iki...
    Onlarca kez... Bir gün bile merak edip de içeri girip bir oyun seyretmedim. Ufaklığımdan beri annecağzım uğraştıysa da tiyatro seyircisi olmadım yani...
    Şans bu ya, ahbabın biri "memlekete ve insanına dair enfes eleştiriler var, hoşuna gider" deyince, "e iyi madem" deyip aldım elime.

    Bitirene kadar elimden düşüremedim, o da bir kaç saat sürdü zaten.
    Haldun Taner'in siyasetçiler, bürokratlar ve devlet adamlarıyla ilgili gözlemlerine, müstehziliğindeki zeka parıltısına, hem sağa hem sola -ama doğal olarak daha çok sağa- acımadan ama muzırlığın ayarını da hep gözeterek vuruşlarına, kitabın sonunda Abdi İpekçi'ye verdiği söyleşiye, hülasa hem yazara hem de kitaba hayran olmamak elde değildi.

    Çürüklüğü, çarpıklığı, etik bilmezliği, ahlaksızlığı gösterirken güldürmek, kimi zaman kahkahaya boğmak takdir edilesi değilse ne?

    Gerçi rahmetli önsözde demiş ki:
    "Devekuşu Kabare Tiyatrosu onuncu yılını kutlayan programında yine baş yeri Vatan Kurtaran Şaban'a verdi, Milliyet geçenlerde onu iki ay boyu sütunlarında tefrika etti.
    Sevinilecek bir olay, çünkü yapılmış bir hizmet böylece belgelenmiş oluyor. Ama aynı zamanda üzülünecek de bir olay, çünkü Vatan Kurtaran Şaban'ın 1978 Türkiyesi'nde aynı güncelliği muhafaza etmesi bir arpa boyu yol almadığımızı gösteriyor."

    İlk defa 67'de oynanan oyunun 78 Türkiyesi'nde güncelliğini koruması sebebiyle bir arpa yolu boy alınmadığını söyleyerek, daha doğrusu kendini de "biz"den soyutlamayarak "almadığımızı" söyleyerek üzülen Taner'i unutmayın.
    Şimdiyse hükümet ve cumhurbaşkanı hakkında düşük dozlu eleştiriler bile yapmaktan kaçınırken "Silivri soğuktur" esprileri yapan insanlara bakın.

    Rahmetli, 41 yıl sonra hala bir arpa boyu yol alamadığımızı, hatta pek çok açıdan geriye gittiğimizi görse kim bilir neler hissederdi?
  • 1953 yılı… 3 Nisan'ı 4 Nisan'a bağlayan gece, Dumlupınar denizaltısı Ege'de katıldığı NATO tatbikatından geri dönüş yolunda, Çanakkale Boğazı'ndan içeriye giriyordu. Sisli ve rüzgârlı gecede su üstü seyri yapan denizaltının rotası Gölcük'teki Denizaltı Komutanlığı ana üssüydü. Dumlupınar; manevralar boyunca iki gün sualtında kalmış, üstün başarı gösteren gemi personeli yerli yabancı tüm komutanların takdirini kazanmıştı.

    Yorgun, ama bir o kadar da gururlu 86 denizci, kendilerine yeni bir görev verilinceye kadar sevgilileri olan denizden ve gemilerinden ayrılıp, eşlerine, ailelerine kavuşmanın heyecanı içerisindeydiler. Ne var ki saatler 02.15 i gösterdiği sırada, Çanakkale Boğazı'ndaki Nara Burnu dönülürken, Türk denizaltıcılık tarihinin belki de en acı kazası yaşandı. Dumlupınar, İsveç bandıralı Naboland Şilebi ile Boğaz ın orta yerinde çarpıştı.

    Dumlupınar'ın parçalanan baş bodoslamasından hücum eden karanlık sular, baş üstü dikilen koca denizaltıyı 81 denizciyle birlikte birkaç dakika içinde yutuverdi. Zıpkın yemiş bir balina gibi acı dolu sesler çıkaran Dumlupınar son dalışını yaparken, çarpışma sırasında nöbet tuttukları köprü üstünden denize düşen 5 denizci hayatta kalmaya çalışıyordu...

    Dumlupınar denizatlısının Naboland'la çarpışmasının ardından su üstünde 8 denizci sağ kalmıştı ancak bu sayı kısa bir süre sonra 5'e düştü. 2 gözcü, Er Hüseyin Akış'ın gözleri önünde Naboland'ın pervanesinde parçalanarak can verdi. Bu şoku atlatamadan arkadaşı Astsubay Şaban Mutlu'nun cesedi akıntıyla kucağına geldi. Bu sırada gemi komutanı Yüzbaşı Sabri Çelebioğlu, Üsteğmen Hasan Yumuk ve Üsteğmen Kemal Ünver de dalgalarla boğuşuyorlardı. Hüseyin İnkaya da büyük bir gayretle balıkçı teknesi zannettiği ışıklara doğru yüzdü; ancak yanılmıştı…

    O günkü teknik ve imkânlarla çok uğraşılmasına rağmen gemiyi ve içindeki 81 kişiyi çıkartmak mümkün olmamıştı. O gün için Türkiye nin elinde 91 metre derinlikten bu denizaltıyı çıkartacak imkânlar yoktu. Denizaltı battıktan sonra battığı yerin bulunabilmesi için aşağıdan bir haberleşme şamandırası fırlatmıştı. Bu şamandıranın içinde irtibatı sağlamak için bir de telefon hattı vardı. Şamandırayı bir balıkçı motoru görmüştü. Şamandıranın içinden bir de telefon ve bir yazı çıktı: “Dumlupınar burada battı, kapağı açın ve irtibat kurun! '' .

    Günün ilk ışıkları etrafı aydınlattığında, Boğaz'ın 90 metre derinliğindeki soğuk karanlıkta korkunç bir can pazarı yaşanıyordu. Aldığı yara sonucu batan ve manevra dairesinde yangın çıkan Dumlupınar'ın kıç torpido bölümündeki 22 denizci sağ kalmayı başarmış, kurtarılmayı bekliyordu.

    Facianın üzerinden yaklaşık dört saat geçmişti. Denizaltının yerini belli eden ve kazazedelerle telefon irtibatı sağlamak üzere yüzeye bırakılan denizaltı battı şamandırası balıkçılar tarafından bulunmuştu. Konuşma gemidekilerle bu telefon vasıtası ile yapılıyordu, radyo işte bu konuşmayı veriyordu, kalabalık bunun için toplanmıştı. İlk telefon bağlantısında “Oğlum merak etmeyin... Sizi kurtaracağız... '' .

    Herkes ağlıyordu, dakikalar geçiyor kurtarma çalışmaları sonuç vermiyordu, aşağıdan konuşmalar, ezan ve tekbir sesleri geliyordu, Kurtaran Gemisi kazadan on saat kadar sonra olay yerine gelmişti ve çalışmalar başlamıştı, akıntı çok kuvvetliydi dalgıçlar 11 dalış yaptılar ve kurtarma halatını denizaltıya bağlamaya çalıştılar. Fakat teknik yetersizdi, en son dalgıç 80 metreye kadar inebildi ve baygın halde yukarı aldılar. 15 saat sonra basınç odasında hayata döndürüldü. Hâlbuki gemiye ulaşmaya daha 11 metre vardı; başarılamadı.

    Baba ne olur gitme…"

    Berke İnel - Şehit Astsubay Sait Yıldırım'ın kızı: “O gün okula gidecektim. Tam çıkacağım sırada geriye döndüm ve koşa koşa babamın yanına gelip sarıldım. 'Babacığım ne olur gitme. Ben senin gitmeni istemiyorum.' dedim. Bana dönerek 'Gitmem gerek. Bir gün anlayacaksın. Vazife çok kutsaldır ve ben bir askerim gitmem gerek.' dedi. Gidiş o gidiş… '' .

    Bütün çabalar sonuçsuz kaldı…

    Radyo ve gazeteler vasıtasıyla facia haberleri kısa zamanda tüm yurtta duyuldu. Milli Savunma Bakanlığı'nın yayınladığı 7. ve son tebliğ ise tüm ümitleri tüketti: “Çanakkale de Nara önünde batan Dumlupınar denizaltı gemisinde kalmış olan personelin kurtarılmasından tamamen ümit kesilmiştir '' .

    İnatla akan sular kazandı…

    Kazadan yaklaşık on saat sonra olay yerine gelen Kurtaran gemisi personeli aşağıdaki arkadaşlarını kurtarmak için büyük gayret gösterdi. Ancak daha çalışmanın ilk adımında denizaltının battı şamandırası koparıldı ve Dumlupınar la irtibat kesildi. Çan kılavuz teli olmayan denizatlıya ulaşmak daha da imkânsız bir hal aldı. O anı yaşayanlardan Dalgıç Astsubay Yılmaz Süsen; “Eğer Dumlupınar ın şamandırası kopmasaydı dalgıçlar telefon kablosuna tutunarak aşağıya inecek ve Kurtaran gemisindeki çan telini denizaltının kurtarma kapağına takabilecekti. Ancak şamandıranın teli kurtarma çalışmalarının ilk adımında koptu '' .

    Denizcileri kurtarma şansı kalmadı...

    Eğer Dumlupınar'ın şamandırası kopmasaydı dalgıçlar telefon kablosuna tutunarak aşağıya inecek ve Kurtaran gemisindeki çan telini denizaltının kurtarma kapağına takabilecekti ama olmadı.

    Aşağıdan gelen son sesler:
    — Alo Dumlu.
    — Evet, Dumlu.
    — Ben Üsteğmen Suat.
    — Evet, efendim ben Selami
    — Selami nasılsınız, biz geldik, şimdi bana durumu anlat.
    — Efendim dizellerden yara aldık, manevra dairesinde yangın çıktı, bataryayı sıfıra alarak kıç torpido dairesine geçtik, şimdi manevra dairesi su ile dolu.
    — Kaç kişisiniz orada?
    — 22 kişiyiz.
    — Diğer dairelerle irtibatınız var mı?
    — Yarım saat evvel kıç batarya dairesi ile konuştum, şimdi cevap vermiyorlar.
    — Merak etmeyin 'Kurtaran' geldi biz buradayız.
    — Efendim manometre 267 kadem gösteriyor doğru mu?
    — Selami Kurtaran geldi şimdi kurtarma işine başlanıyor, ben biraz sonra yine gelirim.
    — Peki efendim...

    Denizaltındaki subay ve astsubay ve erlerin tümüne korkunç gerçek söylendi; kendilerini su yüzüne çıkaramayacaklarını buna imkân olmadığını bildirildi. Artık kendilerine başta söylenen “gerekmedikçe konuşmayın ve sigara içmeyin '' telkininin yerine “konuşabilirler, türkü söyleyebilirler ve isterlerse sigara da içebilirler '' denildi. Bunu duyan kahraman denizcilerimizin son sözleri “Sizler sağ olun! Vatan sağ olsun! '' oldu. O andan itibaren oksijen bitinceye kadar 72 saat hayatta kaldılar ve “Ah, bir ataş ver cigaramı yakayım, sen sallan gel ben boyuna bakayım… '' türküsünü söyleyerek büyük bir tevekkülle son nefeslerini verdiler.

    Son sözleri “Vatan Sağ Olsun! '' diyerek şehit olan 81 denizcimiz bugün Çanakkale Boğazının derinliklerinde ebedi uykularında.

    RUHLARINIZ ŞAD OLSUN...
  • Bizde her başa geçen
    Şişinir de şişinir
    Artık herkes ona düşman
    Kökü dışarda bir ajan
    Herkes vatan haini
    Bir kendisi aklı evvel
    Gelecekten haber veren
    Peygamber
  • Bekliyoruz hep beraber
    Her birimiz bir şeyler
    Ne gelen var ne giden
    Ömür hep böyle geçer
    Godot gelmez arkadaş
    Sen ona gitmezsen.
  • Bizim sanata ihtiyacımız yok ki, biz kendimiz sanatız. Bizim müzeye de ihtiyacımız yok ki, biz kendimiz müzeyiz. Bizim hayvanat bahçesine ihtiyacımız yok. Biz...
  • "kaos dehanın alfabesidir."