Muhammed Mustafa Yeşilyurt

Muhammed Mustafa Yeşilyurt
@vatanperver_03
Esasen Evliya Çelebi'de geçen ve bazı fantastik cümlelerle de süslenen bir hikayeyi yeri gelmişken burada zikretmekte fayda vardır. Hikaye pek çoğumuzun malumudur. Çelebimizin anlattığına göre, Fatih Camii'nin mimarbaşısı (ki bunun adı seyahatnamede zikredilmez) camiyi inşa ederken, kubbeyi taşıyacak sütunların çok uzun olduğunu fark eder. Bu nedenle olası bir depremde kubbenin ayakta kalma ihtimali çok az olacaktır. Bu nedenle mimarbaşı, Fatih'e danışmadan sütunların boyunu kısaltmaya ve kubbenin yüksekliğini daha düşük tutmaya karar verir. Halbuki kendi adını taşıyan yapının İmparator Jüstinyen'in inşa ettirdiği Ayasofya'dan daha yüksek olmasını arzulayan Fatih, bu duruma çok kızar. "Benim sütunlarımı ne hakla kısaltıp alçak ettin?" diyerek o hiddetle mimarbaşının ellerini bileklerinden kestirir. Ellerinin kesilmesi ve maişet kapısının kapanması üzerine, soluğu İstanbul kadısının huzurunda alan başmimar, padişahtan şika yetçi olur. Kadı efendinin padişahı mahkemeye çağırması ile de dava başlar. Esasen kadı daha mahkemenin başında ne denli adil olacağı nın ipucunu vermiştir. Padişah, mahkemede başköşeye kurulmaya kalkınca "Beyim burada sadece Murat oğlu Mehmet'siniz. Her zanlının beklemeye mecbur olduğu şu köşede bekleyesiniz di yerek padişahı paylar. Davanın sonunda da "Camim şöhretli olsun diye bu adamın sanatını icra ettiği ellerini kestirmişsin. Bilmez misin ki şöhret afettir. Hem caminin kubbesi al çak olsa dahi ibadete mani değildir. Sütunlarına gelince, onlar mücevherden olsalar ne çıkar? Bu sanatkarın ellerinin yerini tutar mı?" diyerek kısasa yani padişahın da aynı şe kilde ellerinin kesilmesine karar verir. Sonuçta padişah ile başmimarın belli bir miktar tazminat konusunda aralarında anlaşmaya varmalan üzerine Fatih ellerini kurtarır. Buraya kadar gayet
Sayfa 34·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaların kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.
Sayfa 11·Kitabı okudu
Kâmil Bey, arkasına yaslanıp, bir zaman, pamuk yığınlarına benzeyen bulutlara bakarak, bu çetrefil, güvensiz dille konuşan bahtsız tarih parçasını düşündü. Yavuz, elbette fermanlarını böyle yazmamıştı. Devletler, tıpkı, insanlara benziyorlar, yaşlandıkça acınası, titrek, gülünç oluyorlardı.
...Anadolu'yu dolaşan bir yabancı neyle karşılaşır? Hasta, bakımsız, güçten büsbütün düşmüş, bütün umutlarını yitirmiş bir halk yığını... Görünürde, yani üretimde erkekten çok kadın var. Çocuklar, yani gelecek kuşaklar, sıtmadan karınları şişmiş, derileri incelip yeşile dönmüş zavallılar... Bugünden yarına çıkacakları şüpheli... Üretim araçları, ilk tarım çağlarındaki kadar ilkel... Toprak da üstünde yaşayanlar kadar güçsüz... Demek, Anadolu, maddesiyle, insanıyle, ruhuyla hiçbir dayanağı olmayan yarı ölüler ülkesi... "Burada, kimseden en ilkel, en doğal yaşama tepkisi beklenemez. Bunlar ölüme karşı bütün canlılarda görülen en küçük savunu kımıltısını gösteremezler, maddi, manevi her baskıyı, her yeni durumu dirençsiz kabullenirler" derseniz yanılırsınız! Türk'ü küçümsemek aptallıktır.
Sayfa 47 - Sander Yayınları·Kitabı okudu
İki yağı birbirlerini süzdüler. Çin Beyi: — Aman dile, bre köpek soyu! Pis kanınla bu temiz yerleri kirletmiyeyim. Seni vereyim adamlarıma kümes arkasında boğuversinler... dedi. Karaoğlan kahkahalarla güldü: — Temiz yerler, senin suratın değdiği çağdan beri kirlendi. Şimdi senin kanınla yıkayalım ki temizlensin, dedi.