(Hümeyra’nın Sessiz Gemi’si eşliğinde okunmalıdır.)
Nils Vik’in Öldüğü Gün… Böyle söyleyince pek kolay. Bir başkasının adıyla, bir başkasının gününe yerleştirerek. Sanki başına kendimiz dışında bir isim koyunca biraz uzağa düşüyormuş gibi.Ama biraz yaklaştırınca “……nın/nin Öldüğü Gün” başlıktaki o boşluk kendiliğinden dolmuyor mu ?
Benim Öldüğüm Gün.
Senin Öldüğün Gün.
Hepimizin adı pek yakışmıyor mu bu başlığa? (Yakışmıyor sahi , bir başka ad lazım buraya…)
Evet , “ölmek” sözcüğünde kendimizi öteleyen bir yer var. Bizi yalnızca seyircisi, şahidi, kalanı olduğu bir hizaya yerleştirdiği bir yer. Çünkü o hep başkasıyla ilgili, hep diğerinin başından geçen. O yüzden biz kıyıda dururuz, olanı izleriz, geride kalan oluruz. Ölüm, dilde bile bize ait değildir; hep üçüncü tekil şahıstır o. Öldüm diyecek halimiz yok di’ mi?
Nils Vik ne yapıyor peki ? Öznesi oluyor kendi seyrinin. O gün tanıdık olanın içinde ilerliyor. Sabah uyanıyor,kahvesini yapıyor, evin içinde dolaşıyor. Eşyalarla, alışkanlıklarla, küçük ritüellerle çevrili bir gün. Diğer günlerden hiç farkı yokmuş gibi…(Yokmuş ki…)
Bir kartpostal, birkaç cümlelik veda. Bodrumdaki gazeteler ,yılların üst üste yığılmış hali , sanki zamanı tutma çabası. Ama en çok da şilte… Üzerinde yaşanmışlığın izlerini taşıyan o yüzey. Nils Vik’in onu yakması, yalnızca bir eşyayı yok etmek değil de hayatının okunabilirliğini silmek mi?
Ve sonra tekne… Belki de en eski metafor. Hepimiz bir yerden bir yere geçiyoruz ama buna “yolculuk” diyoruz “gidiş” demek ağır geldiğinden.Nils Vik tekneye biniyor , yolculuk için değil “gitmek” için … ama yalnız değil.Bizim teknemize binenler gibi.Karşılaştıklarımız, yanımızda yürüyenler, sonra bir şekilde eksilenler ama yine de bizimle kalanlar, hayatımıza uğrayanlar , kısa kalanlar,uzun