Spoiler içerir.
İnsanoğlu topraktan gelir, toprağa giderdi. Etinde, kanında, toprağın soğukluğu, dinginliği, sertliği vardı. Oysa o, Martin Eden, denizden gelmiş ve denize gitmişti. Diğerleri gibi değildi ve hiçbir zaman da olmadı. Olmak istese de olamadı. Onu ayıran şey yaratılışından geliyordu. Tanrı onu çamur ile değil, su ile yoğurmuştu. Hal böyleyken ayrıcalığı diğer insanlar tarafından fark ediliyordu. Ancak bu ayrıcalığın ne olduğunu kestiremiyorlar, kestiremedikleri içinse onu kendilerinden daha aşağı görüyorlardı. Kendi seviyelerine çıkması gereken gelişmemiş bir mahluk olduğu için, Tanrı'nın özenle yoğurduğu hamurunu şekillendirmeye çalışıyorlar, en komiğiyse bunu başarabilecekleri gibi bir yanılgıya düştüklerinin farkına dahi varmıyorlardı.
Kağıda yansıtılabilecek en samimi mücadele öyküsü. İçimizden biri, içimizde biri. Sevilen karakterlerin uğradığı o büyük gazaba uğramıyor; yaptığı her hareket ilahlaştırılmıyor. Martin Eden. Seviyoruz onu. Onu o olduğu için seviyoruz, onu biz olduğu için seviyoruz. Yaptığı yanlışlarla, düştüğü yanılgılarla, büyük kolları, sokak ağzı konuşması ve diğer pek çok kusuruyla. Çünkü biliyoruz ki onu Martin Eden yapan tam da bu kusurları. Kızıyor, üzülüyor, belki acıyoruz ona. Ama onun da bize kızacağı, acıyacağı, bizim için üzüleceği olaylar yaşıyoruz. Bilinçli ya da değil, bunu da kabul ediyoruz.
"Ah be oğlum Martin!" dediğimiz kısımlar oluyor. Ama sonraki satıra geçtiğimizde affettiğimizi görüyoruz. Onun için en iyisini istiyoruz, benimsiyoruz, "ben" haline getiriyoruz kimi zaman. Deniz gözleriyle kesiştiğinde bakışlarımız, kendi yansımamızı buluyoruz derinlerde. Uğruna beyaz gecelerimizi feda ettiğimizin farkına varmayan kendi kalpsiz Ruth'umuzu, gökyüzü üzerimize yıkılırken bile elimizden tutacak olan Lizzie'mizi, hayatta