Kitap tüm hayvanların bir virüs ile enfekte olduğu, bu yüzden de et tüketiminin özel olarak yetiştirilen besi insanlarından karşılandığı bir distopyayı anlatıyor. Bu dünyada hiçbir hayvanın eti tüketilmiyor, zaten hepsi virüslü olduğu gerekçesiyle çok uzun zaman önce katledilmiş. Bunun yerine insanların protein ihtiyacı ve et tüketimi için özel fabrikalarda yetiştirilen ve yalnızca bir gün yenmek amacıyla kesilecek olan insanlar yetiştiriliyor. Onlar insan değil, insan demek yasak, onlar birer et. İnsanlığın bekasına hizmet eden birer araçlar. Bu yüzden onlara yapılan her türlü muamele acımasızlık değil, bir gereklilik. Bu delilik içinde aklına hakim olmaya çalışan ve nispeten diğerlerinden daha normal olan ana kahramanımız ise bir kesimhanesi olan, yakın zamanda bebeğini kaybetmiş, eşiyle sorunlu depresyonun kıyısında bir erkek. Kitap başta adamın acısına odaklansa da geri plandaki o korkunç düzeni görmezden gelemiyorsunuz. Bununla birlikte sonuna kadar iyi bir hikaye örgüsü kurulmuş, ne olacağını merak edeceğiniz bir olay var. Tam da kahramana kendinizi yakın hissettiğinizde kitabın sonu öyle bir bitiyor ki durup duvara bakıyorsunuz. Bence bu açıdan çok başarılı bir eser.
Ve evet, kitabın konusu bir distopyayı anlatıyor ve amacı zaten kurduğu düzen ile okuru rahatsız etmek fakat benim hissettiğim böyle bir rahatsızlık değildi. İnsanların böyle bir dünyada ne kadar acımasız olabileceği kimseye çok da absürt gelmez. Ne var ki et kesimi ve tüketimi ile ilgili süreçlerin korkunçluğunu tüm çıplaklığıyla anlatması, dünyada bir yerlerde gerçekten de böyle bir şey yaşanıyormuş gibi hissettiriyor. Bazı cümlelerde ara verebilmek için durup tavana bakmak zorunda kaldım. Konu olarak rahatsız edici olsa da distopya türünün okurda bırakması gereken o rahatsız edici his açısından