İNGİLTERE, orta çağlardan itibaren yaşadığı siyasi iniş çıkışlara ve ça­tışmalara rağmen erken dönemlerde hak ve özgürlükleri hukuki gü­vence altına alan bir ülke olmuştu. Bu nedenle de demokrasinin beşiği olarak tarihe geçti. 1215 yılında imzalanan Magna Carta sözleşmesi "mutlak otoriteyi" sınırlandıran demokrasi sürecinin ilk somut ör­neklerinden biri olarak kabul edilir. 1649'da Oliwer Cromwell'in Cumhuriyet ilan etmesi, Batı toplumlarında ve özellikle Fransa'da krallık rejiminin kaldırılabileceğine olan inancı artırdı. Her ne kadar Cromwell sonrasında krallık rejimi tekrar tercih edilen yönetim biçi­mi durumuna gelse de kısa süreli Cumhuriyet uygulamasının ortaya çıkardığı düşünce yapısı insan hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik kanunlaştırma çalışmalarının hız kazanmasında etkili oldu. Güçlü Parlamento ve kanunlardan üstün olmayan bir krallık yöneti­mi ortaya çıktı. Parlamentonun güçlenmesi partileri de önemli hale getirdi ve zaman içinde iki tanesi ön plana çıktı. Muhafazakar politi­kaları destekleyen Toryler ve liberal politikaları destekleyen Whigler. Bu iki siyasi parti uzun yıllar varlıklarını korudular fakat 19. yüzyıla gelindiğinde temel düşünceleri aynı kalmak şartıyla iki parti de işim değişikliğine gittiler. 1830 yılından sonra Toryler Conservative Party (Muhafazakar Parti) adını alırken, Whigler 1859 yılından sonra Liberal Parti'ye dönüştüler. 19. yüzyıl İngiltere'sinin siyasal açıdan diğer bir özelliği de tahta çı­kan Kraliçe Victoria'nın 1837'den 1901' e kadar devam eden uzun süre yönetimde kalmasıdır. Kraliçe'nin iktidarda bulunduğu sürede sırasıyla Il. Mahmud, Abdülmecid, Abdülaziz ve Il. Abdülhamid Osmanlı İm­paratorluğu'nu yönettiler. Bu denli uzun süren iktidar, doğal olarak dö­neme adını verdi ve Kraliçe'nin tahtta kaldığı yıllar
Sayfa 21·Kitabı okuyor
Şu halime bak, bir Sparta Prensesi ve Maionia Kraliçesi'ydim... Şimdiyse ailemi öldüren adamla evliydim.
Sayfa 197 - İthaki Yayınları·Kitabı okudu
Edebiyat
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Siyah lale lakaplı Ruund Gullit ırkçılığın en büyük düşmanıydı. Maçların dışında Güney Afrika’daki apart-heid aleyhtarı konserlerde elinde gitarıyla şarkı söylüyordu.
Harassed by the Gestapo and repudiated by most Protestant leaders, the Confessing Church led a perilous existence. In 1935 no fewer than seven hundred Confessing Church pastors were arrested. The movement’s presence was an embarrassment to the Nazis, and its witness to Christ’s lordship over the world implicitly challenged Hitler’s totalitarianism. When it was obvious that Hitler’s friend Ludwig Müller had failed to unite the Protestant churches, the Führer turned more and more to his anti-Christian Nazis, who claimed that Nazism represented the true fulfillment of Christianity. In 1935 the Nazis created their own Ministry of Church Affairs under a Nazi lawyer, Hanns Kerrl. When Kerrl met resistance from churchmen, he declared, “National Socialism is the doing of God’s will. God’s will reveals itself in German blood. True Christianity is represented by the party.”
Immanence carries the idea of God’s nearness, his presence in the world, and his working through nature. An extreme version of immanence is found in pantheism, which claims that God is the world and the world is God. Transcendence, on the other hand, implies the reality of God apart from the world, different, above, and beyond. An extreme version of transcendence is found among the deists, for whom God is separate and remote from the world, as a watchmaker who makes a watch but then leaves it to operate without his attention.
“Modern” insan yeniye ve değişime çok düşkün bir profil çiziyor. En azından gençler. Ama belki de dünyada hiçbir şey yeni değil ve hiçbir şey değişmiyor. Esas aldığımız tasnife göre totaliterizm modern bir fenomen sayılıyor, fakat gerçekte öyle değil. Tarihî örnekleri epeyce eskilerde karşımıza çıkabiliyor. Teorisi de öyle. Platon geliştirdiği sınırlı komünizm fikriyle ilk totaliterizm filozofuydu. Dağılmakta, çökmekte olan şehri Atina'daki vaziyetten memmuniyetsizdi. Onun esin kaynağı, yine Antik Yunan'daki disiplinli Sparta'ydı. Platon üç katmanlı (sınıflı) bir ideal toplum teorisi geliştirdi. Koruyucu-yönetici sınıf için özel bir yaşama ve eğitim modeli öngördü. Atina toplumu onların öncülüğünde totaliter bir model olacaktı. Ancak, totaliterizm teorisi değilse de pratiği Platon’dan önce doğdu. Antik Mısır’da, M.Ö. 5. ve 4. Yüzyıl’daki Ortadoğu toplumlarında totaliterizm yaşandı.”
Sayfa 33 - Siyasî Yönetim Biçimleri·Kitabı okuyor