"Dünyanın Büyüsü"
Sosyolog Max Weber der ki: "Zamanımızın kaderi, her şeyin hesaplanabilir hale gelmesi ve dünyanın büyüsünün bozulmasıdır."Modern sistem, hayatın içindeki o derin manayı, samimiyeti ve kalbi incelikleri maddiyatla değiştirerek yok etti. İnsan her şeyi rakamlardan, çıkarlardan ve sahte görünümlerden ibaret sandığı için içsel bir kuraklık yaşıyor. Sistemin dayattığı bu mekanik döngüyü fark edip durduğun an, ruhun o yorucu karmaşadan sıyrılıp kendi hakikatini bulmaya başlar.
TESETTÜR ve BİR HÜLYA AVŞAR KAÇ KORE'Lİ BEBEK EDER?!.
Bediüzzaman Said Nursî'nin İslâmiyet'i "insaniyet-i kübra" olarak tarif ederken anlatmaya çalıştığı bir şey var: İnsanlığımız ancak İslâmlığımızla tamam olur. İslâmlığı olmayan insanlık yarımdır. Hattâ bu öyle bir yarımlıktır ki kendisini büsbütün zararlı hâle getirir. Yol açmayı sağlayan dozerin bozulunca "kaldırması en zor engellerden birisine" dönüşmesi gibi; insan da; bozulunca hayrın önündeki en büyük engellerden birisine dönüşür. Açması gerekeni kapar. Tarih böylesi zulümlerin en sarih şahididir. Biraz daha detayına indiğimizde ise, mürşidim, bu durumun hikmetini şöyle tarif eder: İnsan "olabilecekler potansiyelini doldursun diye" kuvvelerine had konulmadan yaratılmıştır. Kuvve-i gadabiye (korunma güdüsü), kuvve-i şeheviye (arzulama güdüsü) ve kuvve-i akliye (zararlıyı faydalıdan ayırma güdüsü) bir ölçüde serbesttir. Bu serbestlik ona "herbir bir ferdi bir tür değerinde" farklı olabilme yeteneği kazandırırken aynı zamanda imtihanının da kaynağıdır. Yâni sâir canlılarda ancak iki tür arasında söz konusu olabilecek nüanslar insanın iki ferdi arasında mevcuttur. O kadar başka âlemlere, meraklara, heveslere, gayretlere, yönelişlere, açılımlara vs. sahiptirler. Üstelik hayata tutunuşu da ancak bu kuvveler sayesinde mümkündür. Bir insanda korunma, arzulama ve zararlıyı faydalıdan ayırma güdüleri olmazsa yaşamayı da başaramaz. Ancak şu da var: İrâdesinin dizginini büsbütün bunlara bırakırsa bu defa da bencilliğinin ateşinde dünyayı yakar. İşte "Şeriat" da tam bu noktada devreye girer: **"Her ferdin aklı, adaleti idrâkten âciz olduğundan, küllî bir akla ihtiyaç vardır ki, fertler, o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun ancak Şeriattır. Sonra, o Şeriatın tesirini, icrâsını, tatbikini temin edecek bir merci, bir
Tesettürlü olmak
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Patrimonyal Devlet
Modern devlette üst düzey kamu görevlerinin süresi kanunla belirlenir. Bu ilkenin arkasında bir devlet felsefesi vardır. Eskiden hükümdarlar istedikleri an istedikleri atamayı yaparlardı. Devlet bir “patrimuan” yani “mülk”tü, memurlar da sadık hizmetkarlar. (Patrimonyal devlet) Tunuslu Hayrettin Paşa görev sürelerinin kanunla belirlenmesini Abdülhamid’e teklif etmiş fakat kabul ettirememişti. Abdülhamid, istediği an atama yapma yetkisini elinde tutmak istiyordu. Meşrutiyet’le başlayan idari reformlarla, Türkiye’de kabaca yüz yıldır yüksek kamu görevlilerin süresi kanunla belirleniyordu. CB sisteminde bu değiştirildi… Temel sorun bu. Çünkü görev süresi belirsiz olursa, kamu görevlisi uzun vadeli programlar yapamaz, inisiyatif alamaz, emir bekler, oturur. Sosyolog Weber modern kamu bürokrasisini “hukuki rasyonel bürokrasi” olarak tanımlamıştı: Yetkisi hukuka dayanır, işi de hükümdara hizmet değil, kamu görevini “rasyonel” olarak yapmaktır. TAHA AKYOL KARAR 12/05/2026
Alıntı
Ben, iyi insanları severim. Kalpten konuşan, gözleriyle gülümseyen o spontan ruhları… Yalan bilmeyen, kollarında hafiflik taşıyan, karşılık beklemeyenleri. İçlerinden geldiği gibi dans eden, kahkahalarıyla göğü titreten, ve varlıklarıyla sevgisiz sabahların çirkinliğini unutturanları. Onlar hatırlatır ki, iyilik saf bir saflık değil; cesaretin en zarif hâlidir. “Nezaket, çoğunun küçümsediği bir güçtür.” Jacques Weber
Bir Max Weber Konferansında Konuşulanlar
Weber, her iki ders başlığında da geçen ve modern zamanlara uyarladığı üçüncü bir dinsel kökene sahip kavramı kullanarak—Almanca Beruf, yani bu ciltte “çağrı”, “meslek” ya da “iş” olarak farklı biçimlerde çevrilen sözcük—hem ideallere duyulan ihtiyacı hem de dünyaya dair ampirik temelli bir değerlendirmeyi, yani içsel bir tutku ile gerçekliğin açık sözlü bir anlatımını birleştirir. Böylece Weber, çağrıyı verebilecek tanrıların ortadan çekildiği, sessizliğe gömüldüğü ya da modernitenin rasyonel yapıları içinde boğulduğu bir dönemde, “gerçek bir çağrı”ya dair paradoksal kavramı ifade edebilmek için, on yılı aşkın bir süre önce Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserinde ortaya koyduğu ve yaşamının son on yılında dünya dinleri üzerine yürüttüğü kapsamlı çalışmaların bir parçası olarak sürekli geri döndüğü Kalvinizm analizinden yararlanır. Weber için meslek/çağrı iki anlama sahiptir: biri geleneksel dinî anlamdır, yani Tanrı’dan gelen bir çağrı; diğeri ise profesyonel anlamdır, yani kişinin işi veya mesleği. “Çağrı”, hem bireysel bir uzmanlaşma biçimini hem de toplumsal bir kategori ya da örgütlenme biçimini ifade eder. Weber’in, on altıncı yüzyıl Fransız teologu John Calvin okumasında, kişinin çağrısını yerine getirmesi; hem bireysel bir inanca göre hareket etmesi (gerçekten belirli bir şey yapmak ve hizmet etmek üzere çağrılmış olduğuna inanması) hem de toplumsal dünyanın birey-ötesi, uzmanlaşmış ve rasyonel bir örgütlenmesine uyum sağlaması anlamına gelir. Bu özgül Batılı “meslek” anlayışı, anlam sorununa olası bir çözüm olarak ortaya çıkmıştır. Anlam sorunu ya da anlamın yokluğu, büyük ve kaçınılmaz bir sekülerleşme sürecinin ya da dinî inanç ve pratiklerin genel bir zayıflamasının sonucu değildir. Weber, Calvin’in Hristiyan Dininin Temelleri (Institutes of
Felsefe
Karizma ve Büyünün Bozulması Ya da Hayal Kırıklığı
Max Weber'in Meslek Konferansları'ndan Pasajlar: Müthiş derecede etkileyici olan şey, olgun bir insanın—ister yaşlı ister genç olsun—eylemlerinin sonuçlarının tüm sorumluluğunu bütünüyle ruhuyla üstlenmesi ve sorumluluk etiğine uygun biçimde bir noktada durup ‘Burada duruyorum. Başka türlüsünü yapamam’ demesidir. Bu bakımdan, saf inanç etiği ile sorumluluk etiği mutlak biçimde karşıt değildir; birbirlerini tamamlarlar ve yalnızca birlikte, gerçek ‘siyasal iş’i yapabilecek gerçek insanı tanımlarlar.
Felsefe