Jean-Louis Fournier’in durmadan karşıma çıkması her zamanki gibi bir işaret olmalı diye düşünerek en popüler kitaplarından biri olan Dul’u aldım. Aslında kitabı ilk elime aldığımda beni etkileyeceğini anladım. İçine şöyle bir göz gezdirdim ve zikredilmiş olan ismi tanıdım, acıyla yoğrulmuş cümleleri hemen benimsedim. Kitaba başladım ve bitirmem saatler aldı. Çünkü ne benim okumaya isteğim vardı ne de Jean-Louis’in daha fazla üzülmeye.
Dul, eşi öldükten sonra hayatına devam etmeye çalışan bir adamın yaslı yaşantısını anlatıyor. Bunu okurken bir insanın bir insanı ne kadar sevebileceğine şahit olmak zorunda kalıyorsunuz. Belli bir hikaye örgüsü yok, gün gün yazılmış gibi düşünebilirsiniz. Her günlük raporda eşi var ama hayatında eşi yok, ne acı… Yazar da bunu durmadan söylüyor zaten, sen yoksun diye. Kırk yıllık bir birlikteliğin ardından hayat arkadaşının yitip gitmesi gerçekten zor bir sınav. Yasla baş edebilmek öyle filmlerde izlediğimiz kadar kolay değil ne yazık ki. Biri gelip sizi direkt aşık etmiyor kendisine, biri gelip sizi hayata bağlamıyor da. Zaten olay da bu değil. Asıl mesele yasla baş ederken kendi hayatına devam edebilmek, başkasına ümit bağlamak da değil.
Sanırım kitabı okumakta isteksizliğim bir yandan da her şeyin bana fazla gelmesinden kaynaklanıyordu. Acı çeken insanları izlemek veya okumaktan hep kaçınmışımdır. Evet, çok etkileyici oluyor kabul ediyorum ama o insanların acısına ortaklık etmek omuzlarıma yükler bindiriyor ve ben işin içinden çıkamıyorum. Onun acısını sırtlandığımdan mıdır nedir birkaç gün üzerimde kalıyor ve istemsizce hüzün çöküyor her yanıma. Düşündükçe düşünüyorum. Kendimi değil, hikayenin devamını. Yarım kalmışlık burada bile beni etkilerken Sylvie’nin de Jean-Louis’i etkilemesi gayet makul bence.
Sadece Sylvie’i değil ondan