Biz fırsat kollayacaksak, üstünde yaşayanları beslemek zorunda kalacağımız verimsiz toprakları gözetlemeyeceğiz, sahipleriyle beraber bizi de besleyecek topraklara yöneleceğiz!
Aslında tekkeye gelmek istememesi, Edebâli'nin kızı vermezlenmesinden gelmiyordu. Utancı, "Beni alsın gitsin, er gibi erse," haberini yollayan Balkız'dandı. Çoban olsaydı, murat almadan kırk parça olacağını bilse bile böyle bir isteğe hayır diyemezdi. Akçakoca'nın mezar başında söylediği, "Bey kısmının onuru kendi malı değil," sözünü hatırladı. Hem bey olup hem de bu kadar güçsüz olmayı yadırgadı.
Osman Bey, Akçakoca'nın dayanıklılığına şaştı. Ertuğrul Bey'in yetmiş yıllık dostuydu. Kardeşlikten çok ileri olan bu dostluğun gücüne imrendi. Hiç mi atışmamış, hiç mi birbirlerini kıskanmamışlar, bu kadar sağlam güvende yanılabileceklerini hiç mi akıllarından geçirmemişler, bu kadar uyuşmayı yadırgayıp bu kadar yakın olmaktan hiç mi usanmamışlardı?
Yiğidin çalışmasında savaştır. Yiğit kısmı 'Çürümeyeyim, ' derse alın teriyle geçmişine de bakacak barış sırası az biraz... Aslında biz bu barışın çok faydasını gördük ve de hiç zararını görmedik. En başta Karacahisar'ın ünlü pazarı çekilip toprağımıza gelmekte ağırdan... Bilene büyük devlettir. İkincisiyse tekfurların kudurganlığından Rum milleti Ertuğrul beyimizin Hazreti Ömer adaletine sığınmakta... Papazları, poplarıyla... Dünyanın kazancı salt çapul doyumu değildir. Akına, baskına geldi mi, o da gözü bağlı olmaz, akıl ister, hesap ister. Düşman bilinmeyince, kime salacaksın? 'Uç' dediğin her şey bir şeyler olur, töresiz olmaz. Buraya biriken, her aklına geldiğinde baskına, pusuya kalkarsa nereye varır bunu sonu?
İnsan bir anlamda bütün insanlığa, yani kendi kendine gerçekten düşman olmadıkça, doğanın anlamını büsbütün yitirmiş bir parçasıyla bu kadar kaynaşamazdı.