Geceler çok erken gelir hastanelere. Ama bitmek bilmez. Gün doğmak bilmez. Kış günlerinin hemen öğleden sonra kararıveren havasıyla birlikte akşam çöker hastane koridorlarına.
Boşu boşuna bir saat daha geçirdim. Daha doğrusu ben geçirmedim, o geçiyor. Zaman denen bu aydınlıkla karanlığın birbirini takibi, bu dünyanın hızlı dönüşü ki bizi hayatın sonuna ulaştırmak için bütün feryatlarımız, gözyaşlarımız, aldatıcı kısa sevinçlerimiz ve aşkımızla durmadan sürükleyip götürüyor.
Vücudunu, zihnini dinlendirmek için yatağına girdi. Uyku… Genellikle en fazla arzu ettiğimiz zamanlarda gelmekte nazlanan o geçici baygınlık, hayat yorgunluğuna ara vermek için istediğimiz o kısa ölüm…
Kırkına yaklaşmıştı. Hayattaki tecrübelerinin hep bir cephede toplandığını görüyordu. Şimdi içinde yaşamaya başladığı âlemi hiç bilmiyor, tanımıyordu. Çocukluğundan, gençliğinden beri hep boyalı, çirkef, yırtık, zevke lanet ettiren, sefahatin adını kirleten iğrenç kuklalarla düşüp kalkmıştı. Kendi sevdiği vakit sevilmemişti. Hakikaten sevildiği zamanlar da o sevmemişti. Fakat sevse de sevilse de daima para sarf etmeye mecburdu. Daima kavga, daima galiz şakalar… Busenin harareti diş yerleriyle, okşamanın inceliği çürüklerle, aşkın samimiyeti yenilen dayağın şiddetiyle ölçülüyordu. Sille, tokat, tekme, dayak, masum iltifatlardı.