V.

V.
Ben niye kendimde bulamadığımı sende aradım?
Karada Yaşayamayanların Otobiyografisi
10/10
·160 syf.··
Beğendi
·
2026 22. kitabı
Açlık’ı okumak benim için sadece bir "kitap bitirme" eylemi değildi; resmen kendi gizli otobiyografimle yüzleşmek gibiydi. Kitaptaki o isimsiz karakterin sokaklarda açlıktan nefesi kokarken, cebindeki son kuruşu gururundan dolayı başkasına vermesi ya da bir lokma ekmek için eğilmek yerine kral gibi davranmaya çalışması... İşte o "kibir" meselesi, benim yıllarca ördüğüm o kalkanın ta kendisi. İnsan en sefil hissettiği anlarda, o "kusurluluk" duygusuyla baş edemediği için zihninde narsisistik büyüklenmelere sığınıyor. Adamın midesi aç ama ruhu o kadar gururlu ki, gerçeklikle bağını sırf bu yüzden koparıyor. Tıpkı benim uzun zamandır o "kuluçka" dediğim güvenli hapishanemde yaptığım gibi. Karakterin kendi hayatını sürekli imkansızlaştırması, önündeki açık kapıları görmezden gelip çıkmaz sokaklara sapması bana o meşhur "başarı sabotajımı" hatırlattı. Hayat aslında o kadar karmaşık değil; onu yaşanmaz hale getiren yine bizim o durmak bilmeyen analiz motorumuz ve "ya hep ya hiç" diyen katı standartlarımız. Tam bu noktada, o isimsiz adama Adamlar’ın "Rüyalarda Buruşmuşum" şarkısını fırlatmak istiyorum. Şarkıdaki "Başımdan büyük dertlere yar oldum / Biraz bildim az da uydurdum" hali, karakterin sefil gerçekliği zihnindeki büyüklenmeci masallarla yamamaya çalışmasının tam karşılığı. Tıpkı o karakter gibi; rüyasının peşine taksi tutup cüzdanını unutan, "yüzünü gözünü, iki çift sözünü kirli sepeti dibi gibi bastırıp gizleyen" bir adam o. "Sola diye sağa, düzümü tersime" giderek kendi hayatını sabote edişi, tam da başucuna kurduğu o saatli bombaların ortasında rüyalarda buruşup kalması... Kitabın sonunda karakterin karada yaşamayı beceremeyip bir gemiyle belirsizliğe, denize açılması aslında bir vazgeçiş değil, eski benliğin ölümüydü. O gemiye binip gitmek; artık o rüyalarda
AçlıkKnut Hamsun · Varlık Yayınları · 201735,7bin okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Kendi Yarattığın Kimsesizliğe Uyanmak
Puan vermedi·272 syf.··
2026 21. kitabı
Mary Shelley’nin bu eseri benim için bir roman değil, uzun zamandır içinde yaşadığım o "yapay sessizliğin" yankısı gibi. Victor Frankenstein’ın laboratuvar penceresinden dünyayı dışladığı o anlarda, aslında kendi inşa ettiğim duvarları gördüm. Bir "mükemmel" peşinde koşarken hayatın o pürüzlü ama gerçek dokusundan kaçmanın, insanı nasıl bir duygusal çoraklığa ittiğini Victor’un her satırında hissettim. Kitabın en çok canımı yakan yeri, o kulübenin çatlağından sızan ışığı izleyen ama o ışığa dokunmaya cesaret edemeyen yaratığın haliydi. O sahne, benim için sevgiyi ve bağlılığı "ikinci bir dil" gibi, hep bir aksanla ve sonradan öğrenmeye çalışmanın edebi bir özeti gibiydi. Ana dili şefkat olmayan bir çocuğun, dünyayı sadece bir gözlemci gibi izlemesinin o derin sızısı.... Victor kendi eserinden korkup kaçarken, aslında kendi içindeki o sevilmemiş, "kusurlu" parçadan kaçıyordu. Ben de bu kitabı okurken anladım ki; ne kadar uzağa gidersek gidelim, ne kadar "mükemmel sistemler" kurarsak kuralım, o ilk laboratuvarın kapısını kapatıp gerçek gökyüzünün altına çıkmadan uyanış başlamıyor. Şimdi bu satırları, Frankenstein’ın o tekinsiz çalışma odasından çok uzakta, doğanın tam ortasında ve kendi "ham" halimle barışmaya çalışarak yazıyorum. Artık mesele bir mucize yaratmak değil; o mucizeyi beklemekten vazgeçip, kendi sesinin o en çıplak ve savunmasız halini kabul edebilmekmiş.
Frankenstein ya da Modern PrometheusMary Shelley · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202021,8bin okunma
Karenin'den Levin'e
10/10
·1062 syf.··
Beğendi
·
2026 19. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 01 Mayıs 2026 18:07
Anna Karenina’yı bitirdiğimden beri kafamın içinde garip bir yankı var. Sanki yüzyılı aşkın süre önce yazılmış bir romanı okumadım da, kendi içimde uzun süredir kaçtığım, yüzleşmeye cesaret edemediğim o sessiz odalara girdim. Tolstoy, sayfalarca akıp giden o devasa kurgunun içinde aslında hepimizin bir yerlerde sakladığı o görünmez korkuları, o mükemmel olma çabasını yüzüme vurdu. Kitap boyunca kendimi iki ayrı adamın arasında, sanki iki farklı zaman diliminde sıkışmış gibi hissettim. Bir yanda Karenin duruyordu... Hayatı sadece kurallara, toplumsal beklentilere ve dışarıdan nasıl göründüğüne göre yaşayan o adam. Onun o buz gibi duvarlarına, duygularını bir zırh gibi gizlemesine bakarken kendi geçmişimdeki o "iki kişilik siper" günlerini gördüm. Hata yapmaktan o kadar korkmuşuz ki, hayatın o kaotik ama canlı olan tarafına geçmemek için kendimize yapay, güvenli köprüler inşa etmişiz. Kitapta bahsedilen, o köprünün altındaki girdabın aslında gerçek hayat olduğunu anladığım o an, nefesimi kesti. O güvende hissettiren eylemsizliğin aslında nasıl bir mezar olduğunu çok net anladım. Diğer yanda ise Levin var. Buz pistindeki o meşhur sahnede etrafındaki herkesi kusursuz, kaygısız ve mutlu sanan; sadece kendini dışarıda, eksik ve yalnız hisseden Levin. O durum bana o kadar tanıdık ki... İnsan bazen sırf kendi içindeki o kusurluluk inancı yüzünden bütün dünyayı erişilmez bir vitrin gibi görüyor. Bir kelimeyi söylerken bin kere düşünmek, başkalarının en ufak bir soğukluğunu veya sessizliğini dünyanın sonu gibi kişiselleştirmek... Levin’in zihnindeki o bitmek bilmeyen analiz motoru, benim yıllarca kendi içimde susturmaya çalıştığım o yorucu sesin tam olarak aynısıydı. Bu kitap bana bir şeyleri sürekli onarmaya çalışmanın ya da kusursuz, risksiz bir anı beklemenin ne kadar
Anna KareninaLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Yayınları · 202555,6bin okunma
Maskeler, Dikenler ve Bir Kirpinin Yeniden Doğuşu
8/10
·280 syf.··
Beğendi
·
2026 17. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 17 Nisan 2026 18:26
Bazı kitaplar vardır, sadece hikaye anlatmaz, size tutulan bir ayna gibidirler. Muriel Barbery’nin Kirpinin Zarafeti’ni bitirdiğimde, elimde sadece bir roman değil, kendi hayatımın "maskeler" üzerine kurulu kurgusu kalmıştı. Kitabın kahramanı Renée, elli dört yaşında bir kapıcı. Ama öyle bildiğimiz kapıcılardan değil. İçeride Proust okuyan, felsefe yapan, klasik müzik dinleyen bir dev, dışarıda ise "cahil ve sıradan kapıcı" maskesinin arkasına saklanan bir kadın. Çünkü dünya, zenginlerin dünyası ve o dünyada bir kapıcının zeki olması, kurulu düzeni bozan bir tehdit. Renée’yi okurken aramızdaki o tuhaf zıtlık üzerine uzun uzun düşündüm. O, zekasını gizlemek için kendini "aşağıya" doğru dengeliyor, sıradanlık maskesi takıyor. Ben ise tam tersi: çocukluğumdan beri eleştirilmekten, yargılanmaktan o kadar korkmuşum ki, kabul görmek için kendimi hep daha "yukarıda", daha "entelektüel" göstermeye çalışmışım. O, görünmemek için bir zırh kuşanmış, ben ise sevilmek için bir vitrin kurmuşum. Ama ikimizin de derdi aynı: İçimizdeki o "sıradan" insanın, olduğu haliyle sevilmeyeceğine dair o köklü inanç. Renée’nin yıllardır titizlikle koruduğu bu maske, binaya yeni taşınan Kakuro Ozu’nun onu "görmesiyle" çatlıyor. Kakuro, onun kapıcı kimliğinin altındaki o zarafet dolu ruhu fark ettiğinde, Renée’nin savunma mekanizmaları sarsılıyor. Kitabın sonunda Renée maskesini tam olarak indirdiği an, yani gerçek mutluluğu ve görülmenin huzurunu hissettiği an aslında veda ediyor. Ama ben bunu bir son olarak değil, o sahte kapıcı kimliğinin ölümü ve gerçek Renée’nin yeniden doğuşu olarak görüyorum. Tıpkı Daniel Keyes ’in Algernon'a Çiçekler ’indeki Charlie gibi: zekanın getirdiği o ağır yükün altında, aslında en çok ihtiyacımız olan şeyin sadece bir "insan" olarak görülmek olduğunu anlıyoruz. Kirpinin
Kirpinin ZarafetiMuriel Barbery · Kırmızı Kedi Yayınları · 20259,8bin okunma
Robotik Nüktelerden Gerçek Sancılara
10/10
·241 syf.··
Beğendi
·
2026 16. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 13 Nisan 2026 03:15
Aynaya bakmak bazen sadece yüzündeki çizgileri görmek değildir; o çizgilerin hangi ihmallerle, hangi "profesyonellik" yalanlarıyla derinleştiğini fark etmektir. Ishiguro’nun başuşak Stevens’ı benim için sadece bir roman kahramanı değil, aylardır üzerinde konuştuğumuz o "cam fanusun" en kristalize haliymiş. Kitabı bitirdiğimde içimde Algernon'a Çiçekler ’deki gibi bir yumru kaldı ama bu seferki daha çok, yıllarca "vakar" dediğim şeyin aslında "korkaklık" olduğunu anlamanın verdiği o sert sızı. Stevens, hayatı boyunca mükemmel bir başuşak olmaya, duygularını rasyonel bir hizmet disipliniyle uyuşturmaya çalışıyor. Babası can çekişirken o konuklara gümüş tepside içki taşıyor; sevdiği kadın (Bayan Kenton) elinden kayıp giderken o odasındaki imla hatalarını düzeltmekle meşgul. Bu bana o kadar tanıdık geldi ki... Benim de ekmek paramı kazandığım o mekanik işlerin başında takındığım "stoacı, duygusuz, profesyonel" maskem, Stevens’ın o her sabah ütülediği üniformasından farksızmış. İkimiz de kusursuz olmaya çalışırken, aslında sadece hayatın o kaotik ve "insan" tarafına karşı bir "iki kişilik siper" inşa etmişiz. Kitap boyunca Stevens’ın patronu Bay Farraday’in şakalarına nükteyle karşılık verme çabasını, radyodan "ince nükte" alıştırmaları yapmasını okurken kendimi trajikomik bir filmi izler gibi hissettim. Dışarıdaki birinin beklentisini karşılamak için kendi doğallığını bir kenara bırakıp robotik bir nükte arayışına girmek... Bu, insanın kendine yapabileceği en büyük saygısızlıklardan biriymiş; bunu kendi geçmişimdeki o "efendi adam" maskelerimde, annemin benden beklediği o 'vitrin çocuk' rolüne hapsolduğum anlarda çok yaptım. En çok da şu koydu: Stevens ancak yaşlandığında, yolun sonuna geldiğinde fark ediyor ki; Lord Darlington’a (patronuna) emanet ettiği o "seçimler" aslında onun
Günden KalanlarKazuo Ishiguro · Yapı Kredi Yayınları · 20196,9bin okunma