Anna Karenina’yı bitirdiğimden beri kafamın içinde garip bir yankı var. Sanki yüzyılı aşkın süre önce yazılmış bir romanı okumadım da, kendi içimde uzun süredir kaçtığım, yüzleşmeye cesaret edemediğim o sessiz odalara girdim. Tolstoy, sayfalarca akıp giden o devasa kurgunun içinde aslında hepimizin bir yerlerde sakladığı o görünmez korkuları, o mükemmel olma çabasını yüzüme vurdu.
Kitap boyunca kendimi iki ayrı adamın arasında, sanki iki farklı zaman diliminde sıkışmış gibi hissettim. Bir yanda Karenin duruyordu... Hayatı sadece kurallara, toplumsal beklentilere ve dışarıdan nasıl göründüğüne göre yaşayan o adam. Onun o buz gibi duvarlarına, duygularını bir zırh gibi gizlemesine bakarken kendi geçmişimdeki o "iki kişilik siper" günlerini gördüm. Hata yapmaktan o kadar korkmuşuz ki, hayatın o kaotik ama canlı olan tarafına geçmemek için kendimize yapay, güvenli köprüler inşa etmişiz. Kitapta bahsedilen, o köprünün altındaki girdabın aslında gerçek hayat olduğunu anladığım o an, nefesimi kesti. O güvende hissettiren eylemsizliğin aslında nasıl bir mezar olduğunu çok net anladım.
Diğer yanda ise Levin var. Buz pistindeki o meşhur sahnede etrafındaki herkesi kusursuz, kaygısız ve mutlu sanan; sadece kendini dışarıda, eksik ve yalnız hisseden Levin. O durum bana o kadar tanıdık ki... İnsan bazen sırf kendi içindeki o kusurluluk inancı yüzünden bütün dünyayı erişilmez bir vitrin gibi görüyor. Bir kelimeyi söylerken bin kere düşünmek, başkalarının en ufak bir soğukluğunu veya sessizliğini dünyanın sonu gibi kişiselleştirmek... Levin’in zihnindeki o bitmek bilmeyen analiz motoru, benim yıllarca kendi içimde susturmaya çalıştığım o yorucu sesin tam olarak aynısıydı.
Bu kitap bana bir şeyleri sürekli onarmaya çalışmanın ya da kusursuz, risksiz bir anı beklemenin ne kadar