B

B
“Истинно великие люди должны ощущать на свете великую грусть.” —F. D.
Sofistler söz konusu Septisizmi üç ayrı şekilde ele almıştır: (i) İnsanların, algının zihnin dışındaki nesnelerini değil de sadece fenomenleri, zihinlerindeki ideleri bilebileceklerini, bu yüzden zihnin dışındaki herhangi bir şeyle ilgili olarak kesin bir önenne kurmanın pek bir anlamı olmadığını söyleyen fenomenalizm; (ii) Bilginin yegane kaynağının deneyim, özellikle duyu-deneyi olduğunu dile getiren ampirisizm; (iii) Hakikatin bağımsız bir varoluşu olmadığını, fakat bireye, kişinin kendisini içinde bulduğu bireysel duruma bağlı olduğunu öne süren rölativizm.
Sayfa 69 - Say Yayınları
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Sofistler - Kritisizm
[...] Moral davranış için rasyonel ilkelerin kaçınılmazlığını gözler önüne sermişlerdir. Yine, geleneksel dini inançlara saldırırlarken, kendilerinden sonra gelecek olan filozoflara, daha sağlam ve tutarlı Tanrı anlayışlarına giden yolu göstermişlerdir.
Sayfa 68 - Say Yayınları
Sofistler "Aydınlanma Çağı"nda eleştirel düşünceyi uyandırmış, bir anlamda felsefeye, dine, gelenek ve göreneklerle bunlara dayanan kurumlara meydan okumuş ve onların kendilerini akla dayalı olarak haklı kılıp temellendirmeleri için gerekli zemini hazırlamıştır. Gerek akla, gerekse algıya dayanan bilginin imkânsızlığını dile getirirken, bilgi için gerekli nesnelerin ve ölçülerin sağlanması zorunluluğuna işaret etmişlerdir.
Sayfa 68 - Say Yayınları
Sofistler ve Kritisizm
“Sofistlerin en belirgin özelliklerinden biri de onların hemen her şeye karşı geliştirmiş oldukları eleştirel tavırdır. Söz konusu kritisisizm, modern ve Kantçı anlamda insanın bilgi güçlerine ilişkin bir eleştiricilikten ziyade, Yunan toplumunda o zamana dek hiçbir şekilde sorgulanmamış olan kurumlara, toplumun siyasi ve hukuksal temellerine ve dine yöneltilen bir eleştiri ve sorgulama faaliyetinden meydana gelir.”
Sayfa 69 - Say Yayınları
İnsanlar ölümlülüğün bilinciyle yaşama bakımından eşsizdir, der Schopenhauer. Sadece insanlar günün birinde erecekleri “hiçliğin [das Nichts]” ışığında yaşarlar ki bu hiçliğin (bilhassa Hıristiyanlık sonrası çağda) “mutlak” ya da “boş” olmasından da şüphe ederler. Ölüm korkusu doğuştan gelir ve evrenseldir, biyolojik olarak programlanmış “yaşama istencimizin” öbür yüzüdür sadece. Ölümün son olmamasının teminatı her büyük dinin asıl merkezinde yatar: Hiçbir din ölümsüzlük öğretisi olmadan dünya dini statüsüne ulaşamamıştır.
Sayfa 131 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / Schopenhauer
Felsefe