Buyrun size Dicle'nin gerçeği:
Haykırış ve yakarışla dolu sesini dinliyorum
Gözlerim dalgalarının uğultusunda ve akışında.
Uzak yerlerden, daha uzak yerlere, zamanın derinliklerinde.
Sesin, rüzgarın, yağmurun ve karın sesiyle birleşen sesin.
Güneşin ışıkları, ay ve yıldızların şavkıyla
sarmalanan endamın, çoşkulu akışın.
Sesini dinliyorum; derin, uzak, aydınlık.
Her gün, her gece, yukarıda ve aşağıda, burada ve oralarda...
Evet, şu anda varım. Ve bu sırada dikkatimi çeken, daha ileri gidemeyecek olmam. Yaşam boyu hapse atılmış bir insan gibi ve her şey önünde bulunan. Ama aynı zamanda yarının ve tüm öteki günlerin benzer olacağını bilen bir insan gibi. Çünkü bir insan için şimdiki zamanın ayrımına varmak, artık hiçbir şey beklememektir.
Överler, biraz dalarım, aşağılarlar, pek şaşmam. Sonra unutur ve beni aşağılayana gülümserim ya da sevdiğim kişiye gereğinden çok kibar bir selam veririm. Belleğim ancak tek bir imgeye yetiyorsa, ne yapayım? Sonra kim olduğumu söyleyeyim diye dayatırlar. "Daha hiçbir şey, daha hiçbir şey..."
Dünyanın uyumsuzluğu nerede? Bu ışıldama mı, yoksa yokluğunun anısı mı? Belleğimde bunca güneş varken, nasıl oldu da zarımı anlamsızlıktan yana atabildim?