O eski İngiliz topraklarının, yağmur sonrası ıslak çimen kokusunun, şöminede yanan meşe odununun çıtırtısının ve ipek elbisenin hışırtısının arasında doğmuş bir eser. Jane Austen’ın kaleminden çıkma ilk yayımlanmış roman, 1811’de, “Bir Hanımefendi” imzasıyla usulca piyasaya sürülmüş. Regency çağının tam göbeğinde, 1790’ların sonu, Sussex’in yemyeşil tepelerinden Devon’un yabani rüzgârlı vadilerine uzanan bir hikâye; sanki dönemin bütün o katı kuralları, miras oyunları, sessiz bakışmalar ve bastırılmış iç çekişler bir araya gelip kâğıda dökülmüş.
Norland Park’ın geniş, taş merdivenli konağında, eski halıların üstünde, Henry Dashwood son nefesini verirken oğluna yalvarıyor: “Anneme ve kız kardeşlerime göz kulak ol.” Ama oğul John, karısı Fanny’nin zehir zemberek fısıltılarıyla, sözünü yarım yamalak tutuyor. İşte o an, Dashwood ailesinin hanımları anne Mrs. Dashwood, büyük kız Elinor, ateş gibi Marianne ve küçük Margaret birdenbire yoksulluğun gölgesine düşüyor. Mirasın büyük kısmı erkek varise gidiyor, kadınlara kalan birkaç yüz sterlinlik yıllık gelirle, taşrada mütevazı bir kulübeye, Barton Cottage’a sığınıyorlar. Çatı düşük, bahçe yabani, ama etrafta Sir John Middleton’ın malikânesi var; orada akşam yemekleri, kart oyunları, dedikodu fırtınaları ve arada bir düzenlenen country ball’lar...
Elinor, on dokuzunda olmasına rağmen sanki otuzunda bir matron gibi: soğukkanlı, dudakları sıkı, gözleri her şeyi tartar. İçinde fırtınalar kopsa da dışarıya yalnızca sükûnet yansıtır. Duygularını dizginler; çünkü bilir ki bir hanımefendinin en büyük erdemi, kendini kaybetmemektir. Karşısındaki Edward Ferrars sessiz, utangaç, dürüst ama bir o kadar da çaresiz ona âşık olur, fakat annesi Mrs. Ferrars’ın demir pençesi ve miras tehdidi her şeyi zehirler. Elinor acı çekerken bile