Bizler bugün adına "gelişmiş" dediğimiz o konforlu hapishanelerimizde, her şeyi kontrol ettiğimizi sanarak yapayalnız bir hayat sürüyoruz. Saatlerin, faturaların, unvanların ve bitmek bilmeyen dijital gürültünün arasında ruhumuzun nasıl çürüdüğünü fark etmiyoruz bile. Marlo Morgan, Bir Çift Yürek ile bizi o steril dünyalarımızdan alıp Avustralya’nın o uçsuz bucaksız, vahşi çöllerine fırlatırken aslında tam olarak bu illüzyonun perdesini yırtıyor. Amerikalı bir kadının, Aborjinlerin deyimiyle bir "Mutant"ın, çırılçıplak ayaklarla çıktığı o dört aylık çöl yürüyüşü, sadece fiziksel bir yolculuk değil modern insanın kendi kibriyle jilet gibi kesildiği bir arınma seansı.
Aborjinlerin kendilerine "Gerçek İnsanlar" demesi kibirli bir üstünlük taslama değil, saf bir varoluş gerçeğidir. Onlar doğayı mülk edinmek, onu paraya çevirmek ya da hard disklere kaydedip arşivlemek peşinde değiller. Onlar doğanın bir parçası, onun nefes alan bir hücresi gibi yaşıyorlar. Bizler ayakkabılarımız olmadan toprağa basamaz, yönümüzü bir cihaz olmadan bulamazken bu insanların çölde sadece zihin gücüyle, telepatiyle haberleşmesi ve doğanın sesini dinleyerek su bulması karşısında medeniyetimizin ne kadar aciz ve protez bir yapı olduğunu anlıyorum. Biz dünyayı anlamlandırmak için kütüphaneler dolusu felsefe kitabı deviriyoruz, onlar ise sadece var olarak, evrenin ritmine uyum sağlayarak o anlamın ta kendisi oluyorlar.
Kitapta beni en çok sarsan şey, Aborjinlerin dünyaya ve insana bakışındaki o muazzam dürüstlük oldu. Onların dünyasında mülkiyet yok, yalan yok, birbirini basamak olarak kullanmak yok. Doğum günlerini yaşlandıkları için değil, o yıl ruhsal olarak olgunlaştıkları için kutluyorlar. Bu felsefeyi okurken, kendi hayatımda değer verdiğim, peşinden koştuğum o sahte güvencelerin ne kadar