CEM AKDAG, Ve... Sonraki Hayattan Kırk Öykü'ü inceledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Papini bir nörolog değildi ancak GOG'u okuyup hoşunuz gittiyse bu kitap da hoşunuza gidecek . Bir arkadaşın yazdığı gibi tüm bölümler saçma ama... imkansız değil . Buyrun sizin için bazı alıntılar;


ÖLÜM OLMASA

İnsanlar yavaş yavaş ölümün sona ermesinin, motivasyonun da ölümü anlamına geldiğini keşfetmeye başlarlar. Anlaşılan uzun yaşam kitlelerin afyonudur. İnsanlar daha sık uyurlar . Kimse fazla telaş etmez.
Bunun üzerine insanlar ölüm tarihleri için bir aralık belirlemeye başlar . bu yeni anlayış çerçevesinde arkadaşları onlara sürpriz partiler düzenlerler . Partiler tıpkı doğum günü partilerine benzer ama buradaki tek fark , arkadaşların gizlendikleri kanepenin arkasında çıkıp onları öldürmeleridir.

Doktorlar neden beyaz gömlek giyerler Kendi iyilikleri için değil , sizin iyiliğiniz için.

SİZ BİR ÇİPSİNİZ

Tıpkı bilgisayar çipi için ölümden sonra yaşam olmadığı gibi , bizim için de yoktur : ne de olsa biz de çiple aynı şeyiz . insanlar devasa ve görünmez bir yazılım programı işleten, birbirine ağlarla bağlanmış , küçük donanım birimleri; üç kozmik Programcının ürünüdür.

BEYİN KUTUSU TAŞIYICISI İNSAN

Yanınızdaki kişinin göz kapağı seğirirse , dikkatli olun. Normalde ikinizde bunun farkına varmasınız ama beyniniz bilinç altında farkına varır. Tespit edilen gizli seğirme, beyninizin gizli bölümlerinde bir dizi değişikliği tetikler : genler harekete geçer ,proteinler yeşerir, sinapslar yeniden düzenlenir. Tüm bunlar şuurunuzun hayli gerisinde gerçekleşir, siz yalnızca içinde ne olup bittiğini bilmediğiniz bir beyin kutusunun taşıyıcısısınızdır.


AŞK


Aşk beyninizin tasarımı sırasında belirlenmiş bir şey değildir . O artık yalnızca işletimsel döngüler den otlakçılık eden bir algoritmadır.

ÜRME

İnsanın eninde sonunda tükeneceğini bildiklerinden onu vakti geldiğinde kendi kendini yeniden üretebilmesine yarayacak bir kilit mekanizmasıyla donatmışlardı. Ancak ne anomali içeren algoritmayı ne de algoritmanın devrelerde kazara derin bir yalnızlık, bir eş ihtiyacı dram dolu bitmek bilmez destanlar ve icralar yaratacağını ön göremediler. Ortaya çıkan aşk yapma eylemi , sistemin boyutlarını muazzam ölçüde geliştirdi ve onu kısa sürede binlerce devreden, milyarlarca devreye yükseltti.

DÜNYANIN SONU

Bu yüzden farklı bir plan yapmış durumda. Dünyayı uykudayken sonlandıracak. Kuarkın tüm varlıkları , oldukları yerde kıvrılıp yatacaklar . Sabah vakti takım elbiseleriyle işe gidenler direksiyonları başında uykuya dalacaklar. Otoyollar , lokomotifler, metrolar hafifçe yavaşlayıp duracak. Ofis çalışanları yüksek binaların yerlerinde , koridorlarında tatlı tatlı kıvrılıp yatacaklar. Dünya başkentlerinin meydanları sessizliğe bürünecek . Böcekler kar taneleri gibi yere dökülürken ,çiftçiler buğday tarlarında uykuya dalacaklar. Atlar dört nala giderken duracak , ayakta uyuklamaya başlayacak. Ağaçlardaki kara jaguarlar , dalların üstünde çenelerini pençelerine yaslayıp gözlerini yumacaklar. İşte dünya böyle sona erecek :patlamayla değil esnemeyle.

Murathan Mungan'ın Karanfil şiirini bize tekrar hatırlatanlara teşekkürler.

*********

KARANFİL

Kulağında karanfil taşıyan halkımın oğulları
Atlanın gidiyoruz.
Buğulu bir şafak vakti yeniden düşüyoruz yollara
Eski zamanlarda olduğu gibi
Dersimiz tarih. Unutmayın kaldığımız yeri
yenilmedik daha

Masal alın koynunuza. Belki dönmeyiz uzun zaman
Masalllar hatırlatır size doğduğunuz yeri
ilişkiler iklimini
çocukluk taşınabilir bir şeydir
alınsa da elinden geçmişi.

Tütün ve tarih koyun torbanıza. Kekik ve dağ ateşleri
Şafağın bin yıllık anlamını, suların ve çağların sesini
ezberleyin, bilinmez otların adını hatırda tutar gibi,
Ten rengi aya bakın son defa
yani geride yaşanmış ve yaşanacak bütün yaz geceleri

kaçak aşıkları, uçurum bakışlı firarları, mağrur eşkiyaları
saklar gibi
kilitleyin yüreğinizin kalelerini
Anka ve Anahtar, ikinci bir emre kadar
Kaf Dağının ardına gitti

Kulağında karanfil taşıyan halkımın oğulları
Toplayın çadırlarınızı. Eski zamanlarda olduğu gibi
Çığ geliyor. Çağ çöküyor.
Gidiyoruz.
Dudaklarınıza ninni, ıslık ve destan alın
siyah sünnet çekin gözlerinize
Alıcı kuş telekleriyle
Ki ışısın yaprak yeşili gözlerinize kıstırdığınız
farz olan öfke
çapraz asın tüfeklerinizi
çağın dışına sürdüğü eski masallardaki
eşkiya resimleri gibi
yurdundan ve yüzyılından
kovulmuş çocukların tarihinde
gelenek kimi zaman başkaldırma biçimi...

Teni tarçın kokulu halkımın oğulları
Atlanın. Bizi bekliyor ay akşamları
daha yola çıkmadan eksiksiz anlatın çocuklarınıza
aklınızda kalanları
ağızlık, tesbih ve tabaka bırakın
yolları ayrı düşmüş arkadaşlara
belki görüşemezsiniz bir daha
yükse kuşlar dorukları sever
ölümse çıplak kaldığı dağları

Atlı bozkırların sararmış hülyalarını
eski sözcüklerin yüklü çağrışımlarını
yanınıza alın.
Sabahı karşılayın her günkü sabahı
gülümseyin yüzünüzün sığmadığı kuşlu aynalara
mayın diye gömün yüreklerinizi
ölülerinizi verdiğiniz toprağa
vedalaşın denkleri toplanmış geçmişinizle
unutmayın göçmen tarihlerden, yerleşik zulümlerden
geçilerek varıldı yüzyılın eşiğine
sonra gece nöbetçilerinin yüksek rakımlı yalnızlığını alın
yalnızlık kullanışlı bir şeydir, bazen iyi gelir
gerektiğinde yalnız olmayı bilmeyenlerin
inanmayın beraberliğine
sonra sabır. Mazlumların ve bilgelerin bize tarihsel
emanetidir,
her yerde yeni anlamlarıyla denenir.
Ve her çağın hurafeleri vardır
kurban alır, kurban verir
Geçer devran, takvimler el değiştirir. Gün gelir zulüm de göçer
Zaman örter her şeyin üstünü
Uzağı gören çocuklar bilir gelecek uzun sürer....

Atlı ay akşamları
Sönmüş yanardağlar. Gecenin ormanında
ilerleyen ölülerin rüzgarı
yanık fısıltılar...
gelecek günlerin düşünü kuran
kaç tarih çadır kurup sökmüş burada
yalnızlık kalmış yadigar
bir de gökyüzü
gökyüzünün mayınları yıldızlar
hem saklar, hem açıklar
çoban yıldızı, samanyolu, kervankıran
kapı komşumuzdu burada
gittiğiniz yerde de parlak mıdır bu kadar?

Şimdi menzili yurt tutanlar
ne yollar, ne yıllardan geçeceksiniz
çiçek atın yenilmiş asilere
güvenin her çağda ve her yerde
uzakları iyi bilen çocuklara
kenar adamlarına, ateş insanlarına
birliğiniz dağılmaz göç yollarında
ey gurbete çıkmış halklar

Atlı ay akşamları
kalın şayak bir gece, esiyor rüzgar
gidiyoruz geleceği olmayan bir yere
ardımız sıra esiyor ölülerin rüzgarı
daha şimdiden başka yerlere gömülenlere
gidiyoruz kalın şayak bir gece
geride ne çadırlar, ne tarih, ne saltanat
yalnızca rüzgarın sesi bizi uğurluyor.

Ay vurmuş alnına bütün ölülerin
yatıyorlar kimsesiz koyaklarda
ilk vuruldukları sıcaklıklarıyla
sanki dokunsalar birinin omuzuna
hep birden, her şeye yeniden başlayacaklar
ilerliyor gece, geçiyor ay
nesnelerin boşalan dünyasında
yer değiştiriyor aydınlık, tarih, mevsimler
kimsesiz koyaklarda ölüler ve ay

Kulağında karanfil
Teninde tarçın
Gözlerinde göç var
Döner bir gün Anka
Kilidinde döner anahtar

Murathan Mungan

Şiir Sitesi © 2015
Şiirlerin telif hakları şairlerine ya da yasal temsilcilerine aittir.

Solan Papatyalar Değil Insan
"solmayan papatyalara yürüyor şiirler,
ellerinden tuttuğu gurbertine düştüğü bir iklim, yalnızlık kokan
aklında kalmış üç beş satır kader siyah mürekkebinde,
ve maviyi mesken tutmuş düşlerinde dalıp giden gözleri
bitti bitecek bir yol bu ayaklarına dikenler batarken yürüdüğü
Gecelerin karanlığında inim inim inleyen hep söylenmemişler
Bir dertli saz kalemi çalıp durduğu mısralarda
acıdan güfteler kulağımda çınlayan,
bir özlem ki birikmiş yarım nefeslere de sığmayan
susma vakti gelmiştir gönül
unutulmuş bir aşk sükutunda
mühür vurma zamanı gelmiştir yalnızlığın kapısına.."

İklim, bir alıntı ekledi.
14 May 13:20 · 9/10 puan

“Mesela her sabah, kahvaltıda, çaydanlıktaki yansımamı izliyorum: Suretimin kafası, gövdesine göre üç kat daha büyük; sürekli sağa sola dalgalanıp duruyor. Sevimsiz bir tip. Günaydın bile demiyor ama çaya kaç şeker attığımı biliyor. O benden sıkılıyor, ben de ondan. Ne diyebilirim; ben ile kendim arasında derin bir sessizlik var. Birlikte, bir çeşit ağırlaştırılmış yalnızlık yaşıyoruz. Aramızdaki gerilim, sadece kötü havalarda ve geç saatlerde biraz hafifleyip çekilir hale geliyor. Sırf bu nedenle, mümkün olduğunca uyumuyorum. Yani yalnızlık denen nane, öyle şarkılarda anlatıldığı gibi insanın üstüne gece vakti çökmüyor. Tam tersine gece vakti seyreliyor yalnızlık, hazmı kolaylaşıyor. Zor olan, güneşin parladığı öğle vakitleri, öğleden sonraları, pazar sabahları, cıvıl cıvıl piknik yapılan ikindiler...”

Muhtelif Evhamlar Kitabı, Ömür İklim Demir (Sayfa 28)Muhtelif Evhamlar Kitabı, Ömür İklim Demir (Sayfa 28)

Nurullah Genç-Gulnare
ben, yıpranmış sokaklar ortasında avare
sen, kırgın bir ülkenin süreyyası: Gülnare
honçalı novroz gelir; bir de siyah ve sarı
dalgalanır göklerde bir kuşun kanatları
her nağme, dudağında çarpılmış karanfil
sana tutkun atlılar şimdi yorgun ve sefil
göğsünde, kıskandığım bir rüyadır kırmızı
nerdesin, ey masallar ülkesini son kızıdokunmuyorsa kalem o mazlum kitabeye
ayışığı düşer mi kanlı bir harabeye
sensiz çöl, ıssızlığın kahrıyla zehirlendi
yalnız bulutlar değil, vahalarda kirlendi
mahşeri bir serabın ardından yürüyorum
gözlerini kaybeden bir kervan görüyorum
geride, okunmayan silik izler kalıyor
kaktüs hala toprağı uykuda yakalıyortarihin her sayfası soluyor pare pare
karasevda burcunu yıkıyorsun, Gülnare
Azerbaycan ufkunda bir divanedir gönül
böylesi tarümar olmadı belki de gül
torprak, bir bakışınla kızıl renge büründü
yıldızlar ülfet için gündüz vakti göründü
gözlerin binlerce yıl ötesinden yadigar
nerdesin, ey Bakü’den, Gence’den esen rüzgaryaldızlı perçemlerin ıslandıkça uzuyor
yalnızlık damla damla şakağından sızıyor
bazen öfke, kavgayı sevenlerin ardında
malıhülya ve hüzün; bazen korku ve sevda
çiçeklerin yurdunda yalnız senin kokun var
bazen uzaktan uzak, bazen yakın bir duvarkaranlığa mahkumdur gökte sensiz, sitare
ruhumu zevalinle buuşturma, Gülnare
soluğun ab-ı hayat mıdır; filizlendi kül
siyah bir lale gibi aynaya düştü kakül
kırdın yüreğimdeki saatin akrebini
kuruttun düşlerimin hayal mürekkebini
hangi ırkağa baksam akıyorsun derinden
Hazar, acılarınla ağlıyor kederindenkuduran bir denizde benziyorsun şikare
görebilseydi seni ejderhalar, Gülnare
gözlerinder fışkıran yanardağlar sönerdi
o ısırgan bakışlar balmumuna dönerdi
oysa şimdi su sarhoş; balıklar geldi dile
dalgalar son bir umut vuruyor sahile
Nahcıvan, hasretinle alevlenen sir çerağ
seninle firakını unutuyor Karabağ
göğsünde, kıskandığım bir rüyadır kırmızı
nerdesin, ey masallar ülkesinin son kızı
bırakıp gittin beni umarsız bir efkare
haber gönder, nerdesin, nerdesin ey Gülnare

Karanlık gecelerde
Yaramın acısıydı beni sessizce ağlatan
Yaralarım bir sınavdı, ben kaldım
Kaldım bu sınavdan da
Kaldım, elimde boş bir kağıt ile
Baktım, baktım,sustum yalnızlık çölünde
Kapıldım, mecnun gibi çölün serabına
Mecnun mevlasını buldu
Ben belâmı
Ruhum bir köpekti, ısırdı aciz bedenimi
Hadi kalk
Şimdi gitme vakti
Ben yine Cemal sureyanın satırlarında kalırım
*öyle uzaktan seviyorum seni
Serserice değil adam gibi *


M.menek

Kendimi Sorgulama Üzerine
Kendime soruyorum: "Hayallerin şu an nerede?" Kafamı sallıyorum ve yılların ne çabuk geçtiğini görüyorum. Sonra kendime tekrar soruyorum: "En güzel yıllarında ne yaptın? Hayatının en güzel günlerini nereye gömdün? Sen gerçekten yaşadın mı?" Dünyanın nasıl soğuk bir yer haline geldiğini kendime itiraf etme vakti geldi. Yıllar geçecek ve korkunç bir yalnızlık benliğimi saracak. Yaşlanacağım, bunayacağım hatta bir bastona dayanarak topallayacağım ve tüm bunlarla birlikte bitmek bilmeyen bir sıkıntı ve acı gelecek hayatıma. Hayal dünyam soluklaşacak, hayallerim sonbaharda dökülen yapraklar gibi birer birer solarak ölecek...

Fyodor Mihaylovic Dostoyevsky

birkitapbirilktir, Yılkı Atı'ı inceledi.
20 Nis 23:01 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Abbas Sayar’ın Yılkı Atı uzunca bir hikâye. Yılkı at, başıboş bırakılmış at demek. Yazar ustaca, bu konuda hiçbir şey bilmeyen okuyucusunu aydınlatıyor. Üç türlü olurmuş yılkılıkları: İki türlüsü can yongası, bir türlüsü gözden çıkmışı, hesaptan düşülmüş, defterden silinmişi…

Abbas Sayar'ın  Yılkı Atı'nı okurken Anadolu buram buram yanı başımda kokmaya başladı. Yaşar Kemal tatı da vermesi ayrı bir tat. İmgesel anlatımla insanlara gönderme yapan bir eser. Nankörlük, sadakat, özlem, ayrılık, yalnızlık ve tek başına güçlü olmak hepsi birbiri içinde eriyip gitmekte. "Öldürmeyen her darbe güçlendirir." Yılkınınnl hikayesi tamda burada başlamakta.

Bir atın gözden düştükten sonra kış vakti tek başına yılkıya bırakılması ne acı. İnsan o sayfaları okurken kendini çok kötü hissetmekte. 1970'li yılların Anadolu'suna baktığımızda bu durum o dönem için yaygın bir görüş. Ama ne olursa olsun okurken insan kabullenemiyor. Kitabın anlatımına gelirsek :

Romanın ana karakteri olan Dorukısrak dünyaya geldikten sonra oldukça güçlü ve hızlı bir at olur. Yarışlara katılır ve hepsini kazandırarak sahibi İbrahim’i mutlu eder. İbrahim de en sevdiği atını kimseye satmaz. Fakat zaman Dorukısrak’ı da etkiler ve yaşlandıkça at gücünü ve hızını kaybetmeye başlar.

Dorukısrak artık gözden düşmüş ve İbrahim’in beklentilerine cevap veremez olmuştur. Çetin kış kapıda ve hayvan yemi az olunca kısrağın gitmesi en doğrusu olacağına karar verir. Atın artık yılkıya gönderilme zamanı gelmiştir ve oğullarını görevlendirerek atı uzak bir tepeye götürüp bırakmalarını ister. Fakat Dorukısrak evin yolunu bulur ama bir türlü ahırın kapısını açamaz. Onu gören İbrahim kızar ve atı tekrar uzaklara gönderir. Ama Dorukısrak yine geri döner. Bunun üzerine İbrahim daha da kızar ve Dorukısrak’ı bir güzel döver.

Dorukısrak artık bir evi olmadığını anlıyor ve oradan uzaklaşmaya karar veriyor. Bu sırada da kendi gibi yılkıya bırakılan dişi at Çılkır ile tanışır. İkili bundan sonra birbirine destek olmaya karar verir ve yollara birlikte düşerler. Zamanla diğer yılkıya bırakılmış atlar ile de tanışırlar. Kışın gelmesi ile birlikte at sürüsüne kurtlar saldırır, atlar bu saldırıyı geriye püskürtürleer. Kış ile birlikte açlık başlıyor ve atlar bitkin düşmeye başlıyor.

Açlıktan dolayı iyice hastalanan ve bitkin düşen Dorukısrak at arabası izlerini görüyor ve bu izleri bir umutla takip ederek köye kadar iner. İlk gördüğü ahıra sığınmaya çalışıyor fakat kapısını yine açamıyor. Atın halini gören Hıdır Emmi atı himayesine alır ve ona kış boyunca bakmaya başlar. At sürüsüne yine kurtlar saldırır ve Çılkır bu saldırıda ölür. Bundan habersiz olan Dorukısrak tüm kışı iyileşerek geçirir.

Baharın gelmesi ile birlikte İbrahim Dorukısrak’ı bulmak için yollara düşer. İbrahim ovada Dorukısrak’ı bulunca tayı da annesinin yanına gönderir. Böyle yaparak kendince Dorukısrak’ı geri getirebileceğini düşünür lakin Dorukısrak tayıyla birlikte koşarak kaçmayı başarır. Bunun üzerine İbrahim daha da sinirlenir ama elinden bir şey gelmez. Tüm aramalarına rağmen bir daha Doğukısrak’ı ve tayını bulamaz.

Yabu
“Kaç yıldır görmüyorsun buraları?” diye sordu Enver.

Gözlerimi kerpiç damlarda, demiryolu boyunca uzanan tel örgüde, tel örgünün arkasındaki Suriye toprağında ve daha ötede, akşam karanlığına gömülen Resulayn kasabasında gezdirdim bir süre.

“On iki yıl,” diye mırıldandım.

Sonra, on iki yıl adını verdiğim zaman dilimi, içinde taşıdığı on iki yıllık yaşamın tortularıyla birlikte aklımdan çekiliverdi de, ben bu kasabadaki askerlik günlerime dönmüş gibi oldum birden. Kendimi, at kişnemelerinin, koyun sürülerinin, kurşun seslerinin ve çay balyalarının arasında buldum bir bakıma. Şakaklarım zonkluyordu. Korkuyu çoğaltmaktan başka hiçbir işe yaramayan ölüm kokulu geceler, yaralı bir kaçak atı gibi alnıma yıkılıyordu sürekli. Eziliyordum altlarında. Tel örgüde kalan kanlı bir poşu, mayınlı sahada inleyen kurşunlanmış bir at, bulgur pilavına uzanırken duraksayan bir arkadaş eli, ya da geçip giden trenlerin ardı sıra akıp giden yüzlerce bakış karşısında duygularımı söze ve yazıya dökemediğimden, körelme denen en aptal ölümü yaşadığımı düşünüyordum. Yalnızca et ve kemik toplamı hâlinde yaşadıkça, gözlerim namluya, parmağım tetiğe dönüşüyordu.

“Daldın gene,” dedi Enver.

Birer sigara yaktık. İlk nefesleri çekmiştik ki, biri hıçkırmaya başladı karanlığın içinde. Hıçkırıklar boğuk ulumalara dönüştü sonra. Enver'e baktım soran gözlerle.

“Yabu bu,” dedi ağzındaki dumanı kayıtsızca üflerken. “Her gece ağlar.”

“Neden?” diye sordum.

“Ağlar işte,” dedi.

Ağlamak, bir tür işaretmiş Yabu için. Kimsesiz bir ihtiyarmış; her gece dam başında oturur, gözlerini Resulayn'ın ışıklarına diker, sonra da şafak sökene dek sigara içermiş. Sigarası kalmadığında, ya da yıllardır çektiği yalnızlık birdenbire büyüyüp boğazına düğümlendiğinde de, birisi yanına gelsin diye ağlamaya başlarmış böyle.

“O hâlde gel yanına gidelim,” dedim Enver'e.

Daracık sokaklardan yürüyüp dama çıktık.

Ayak seslerimizi işitince sustu Yabu, sırtını kerpiç bacaya verip yüzünü Suriye'ye döndü. Bizi görmezlikten gelişini görmezlikten gelerek, minderlerimizi serdik yanına. Önüne sigara paketi koyduk.

İlk sigarayı ateşleyince, sakalındaki titreme durdu, yüz çizgilerine biriken akşam karanlığı azaldı biraz. Çıplak ayaklarını karanlığın içine uzattıktan sonra, ağır ağır konuşmaya başladı Yabu.

Sözü saatlerce kimseye vermedi. Her şeyi daha önce Enver'e anlatmış olmalıydı ki, her tümcesini benim yüzümde noktalıyor, enseme, kulağıma sigara dumanları püskürterek geçmişini yeniden yaşıyordu. Sigaranın birisini söndürüp birini ateşleyişine bakarak, anlattığı için mi içiyor içtiği için mi anlatıyor diye düşünürken, onunla birlikte yıllar öncesine gidip gidip geliyordum.

Anlattığına göre, eski bir kaçakçıymış Yabu. Gençliğinde ceylan gibi sekermiş mayınların arasından, kurşundan hızlı, taştan korkusuzmuş. Yıllarca bu yakadan o yakaya gidip gelmiş de, yalnızca bir kez korkmuş mayından ve jandarmadan. Korktuğu geceyi dün gibi hatırlıyormuş. Yükü ne çay balyasıymış o gece, ne de ipek çuvalı. Resulayn'a götürülecek bir gelinmiş yükü. Gelin de, varı yoğu Biricik Gazel'i. İki atla inmişler Habur deresine. Ay burnunu bulutlara gömünceye dek, atların çenelerini avuçlarının içinde tutarak beklemişler söğütlerin kuytusunda. Devriye araçlarından tutulan ışıldaklar Mezartepe'nin arkasında kaybolup da gökyüzünü yalamaya başladıklarında, atlarını yedeklerine alıp tel örgüyü aşmışlar.

Resulayn'ın ak sıvalı evlerine yaklaştıklarında, horozlar ötüyormuş. Şalvarları rüzgârda uçuşan düğün kalabalığı karşılamış onları. Ertesi gün, kuşluk vakti başlamış düğün. Dört kişiyle taşınan pilav kazanları ateşe sürülürken, zurnayla davulun sesi göklere yükseliyor, bir yanıyla Halep'e doğru rengârenk bir bulut hâlinde yayılıyor, bir yanıyla da Ceylanpınar sokaklarını aşıp ta Urfa'ya kadar ulaşıyormuş.

Üç gün üç gece süren düğünden sonra Türkiye'ye dönmüş Yabu. Resulayn'ın çıkışına kadar Gazel'le kocası da yürümüş onunla. Ayrılık vakti geldiğinde, gecenin orta yerinde durmuşlar. Ellerini öperken iki boncuk gözyaşı düşürmüş de, “Gayrı elini öpmem güçtür babo,” demiş Gazel. Dediği de olmuş, o geceden sonra yıllarca öpmemiş babasının elini. Babası da, şöyle kollarını açıp bir kez olsun sarılamamış kızına.

Sonra, gözleri karanlığı delmez olmuş Yabu'nun. Gücü azalıp eti gevşeyince, bırakmış mayın üstünde can gezdirmeyi. Gözlerinin kandili körelmiş ama, kulakları dipsiz kuyular gibi derinmiş hâlâ. Şimdi, dam başında bizimle otururken bile, beş kilometre ötede bir tüfeğin kurma kolu çekilse, bir jandarma kibrit çaksa, bir başkası iç çekse, ya da bir kerpeten tel örgüyü kırt diye ısırsa, kolayca işitebilirmiş. Ama, kimse inanmazmış buna. Zaten onun dediklerine inanan kalmamış artık, herkes önünden arkasından, deli diye homurdanıyormuş. Umurunda değilmiş Yabu'nun, varsın homurdansınlarmış. Alışmış artık deli sıfatına, çünkü on iki yıldan beri torunu yaşındaki çocuklar bile böyle sesleniyormuş ona, dil çıkarıp göz belertiyorlar, toplanıp taş atıyorlar, sigara verelim mi sigara diye bağırıp damarına basıyorlar, ya da yanılıp sokağa çıksa, ceketinin ucuna uçurtma kuyrukları bağlıyorlarmış.

On iki yıl önce ne mi olmuş?

Önce, karısı Yade'yi yitirmiş Yabu.

Güneşin kasabayı kızgın tava gibi cızırdattığı bir öğle üzeri, seyyar jandarma bölüğünün çöp bidonlarından makarna artığı toplarken yıkılıvermiş Yade. Kucağındaki naylon torbalarla başörtüsünü bidonların dibinde unutarak, saçlarını uçuştura uçuştura sırtlayıp getirmişler eve. İşte şu kırık camlı odaya yatırmışlar. Topladığı makarna artıklarının görüntüsünü gözkapaklarının içinde tutup öteki dünyaya götürecekmiş gibi, gözlerini hiç açmamış Yade. Yalnızca eliyle “gel gel” edip Yabu'yu yanına çağırmış da; “Üç gün sonra bayramdır, tel örgüye gitmeyi unutmayasın herif,” diye fısıldamış.

Bayramın ilk günü, herkes gibi onlar da giderlermiş tel örgüye. Sınırın elli, altmış adım gerisindeki kalabalığın arasına girip saatlerce bekleşirlermiş. Tel örgünün dibindeki jandarmalar onların ellerindeki hediye paketlerine, onlar da jandarmaların yüzüne bakarlarmış uzun süre. Sonra, bekleşenlerin akrabaları görünürmüş Suriye'den, düzlüğü iri adımlarla yürüyüp çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkek, sınıra yığılırlarmış. Ardından da, bu yakadan o yakaya, o yakadan bu yakaya bağırarak bayramlaşırlarmış. Yabu'yla Yade, Suriye toprağındaki kalabalığın içinde kara pürçekli torunlarını gözleriyle arayıp bulurlar, şeker paketlerini havaya kaldırarak, bayram hediyenizi aldık kurban, işte işte, derlermiş. Şekerlere uzanıp yanaklarını şişire şişire yiyemeseler de, sevinirmiş çocuklar. Ellerini kollarını sallayarak, öperim dede, öperim nine, diye uçuşurlarmış.

Tel örgüye ve ikişer adım arayla duran jandarmalara rağmen,gün boyu sürermiş bu cıvıltı. Güneş batarken, hediyelerini alıp veremeden, sarılıp öpüşmeden, her iki taraf da ayrılıp evlerine dönermiş.

Yade öldükten sonra, tek sözcük konuşmadan, dam başında üç gün oturmuş Yabu. Torunlarına, ninelerini mezardan çıkarıp götüremezmiş ama, bayram şekerini kesinlikle götürmesi gerekiyormuş. Nereden para bulurum diye düşüne düşüne, tam üç gün sakalını didiklemiş durmuş bu yüzden. İçinde karıncalar gezinen meşin cüzdanını nereden bulmuşsa bulmuş, sabah akşam duvarlara çarpmış.

Bayram sabahı da, çöp bidonlarına koşmuş erkenden. Sınırın ortasında kalakalan şaşkın tavuklar gibi, bidonların arasında gezinmiş bir süre. Sonra, paketin içinde şeker bile götürsem nasıl olsa torunlarıma veremeden geri getireceğim diyerek, boş bir kutu bulmuş. Ardından da, içine ot doldurup özene bezene sarmış.

Yabu sustu birden. Sakalı titremeye başlamıştı. Hıçkırarak sigarasını damdan aşağıya savurdu. Derken, hıçkırıklar uzun ulumalara dönüştü yine. Bir süre, Enver'le boşuna bekledik ağlamanın kesilmesini. Yabu'nun bu kez kendisi için ağladığını anlayınca, sigara paketlerimizi orada unutmuş görünerek yavaşça kalktık.

Enver'in evine kadar hiç konuşmadık.

Kapıyı Sumru açtı.

“Uyumadın mı sen?” dedi Enver.

“Ödevimi yapıyordum,” diyerek elindeki kalemi gösterdi Sumru.

İçeri girip salondaki koltuklara gömüldüğümüzde, gözlerini gözlerime dikerek; “Bir şey mi oldu, çok durgunlaştın,” dedi Enver.

“Yabu'nun anlattıklarını düşünüyorum,” dedim ona.

Kısa bir sessizlik oldu.

Derken dayanamayıp sordum; “Sonunu biliyor musun o öykünün?”

“Bilmiyorum,” dedi Enver.

Kalkıp yeni bir sigara paketi aradı salonda.

Geri döndüğünde; “Bilmiyorum,” dedi yeniden. “Bildiğim şu ki, Yabu'nun tuhaflığı o bayram sabahından sonra başlamış.”

İçimi çektim birden.

“O gün, tel örgüde nöbetçiydim ben,” dedim Enver'e. “Suriye'den gelenlerle Türkiye'dekilerin görüşmesi ve hediye alıp vermeleri ilk kez serbest bırakılmıştı.”

Hasan Ali Toptaş, Ölü Zaman Gezginleri