1984, insanların yalnızca gözetim altında tutulmakla kalmadığı, düşüncelerinin ve zihinlerinin de kontrol edildiği karanlık bir distopyanın romanıdır. Konu kırklı yaşlarda bir memur olan Winston Smith'in eski bir deftere evindeki tele-ekranın kör noktasında kalan güncesine 4 Nisan 1984 tarihini atıp yazmaya başlaması ile ilerler. Bu tarihi güncesine attığı andan itibaren zaten ölmüş olduğunu kabullenen Winston, düşüncesuçunu işlemekten kendini alıkoyamaz ve partinin yasakladığı başka suçları da işlemeyi sürdürür. George Orwell bu kitapta gerçekliğin bile manipüle edilmesini, özgürlüğün yok edilmesini ve insanların sürekli gözetim altında tutulmasını güçlü bir şekilde eleştirir.
Spoiler!
Kitap ilerledikçe aslında kendimi sürekli Winston'un yerinde gibi hissettim hatta O'brien tarafından sorguya çekildiği bölümlerde kendimi sürekli o sorulara cevap ararken buldum. Yer yer Winston'ın cevaplarına kızdım da çünkü onun için artık önemli olan "doğruyu" seçmesi değil onun yakasını kurtaracak cevapları vermesiydi. Buna rağmen tabii ki de yakasını kurtaramıyor. Aslında kitabı tam olarak kavramaya başladığım bölümler sonlara doğru olan, Winston ve Julia'nın yakalandığı yerden sonrasıydı. Bende Winston gibi partinin düşüncesuçu işleyenleri cezalandırmak istediğini, her şeye rağmen insan ruhunun baskıcı iktidara karşı geleceğini, zihinlerin kontrol edilemeyeceğini ve insanın her ne olursa olsun belleğindeki bilgilerin ve duygularının bir önemi olduğunu düşünüyordum. Ama O'brien'ın dediği gibi, "Bilesin Winston, buraya getirdiğimiz hiç kimseyi iyileşmeden bırakmayız! İşlediğin o ahmakça suçlar umurumuzda değil. Parti gözle görülür eylemlerle ilgilenmez, bizi ilgilendiren tek şey düşüncedir. Biz düşmanlarımızı yok etmek için uğraşmayız, onları değiştiririz. " Yani en ufak