‘Bakabiliyorsan gör görebiliyorsan fark et’’cümlesiyle başlıyor roman.Kitabın içersinde yolculuğumuz başladığında ise, görmeye dair elimizde bir şey kalmıyor.Artık kitabın her sayfasında körlük kelimesi ile karşı karşıyayız. Yazar sadece körlük metaforu üzerinden,ancak yazarlara nasip olan, bu düzeyde bir hayal gücü ve tasvir yeteneğiyle okuru çok oyalamadan kitabın bir parçası haline getiriyor.Hatta sekizinci körü yapıyor diyebiliriz. Gören insana göre kurgulanmış bu dünyada,körleri yerleştirerek herkesi kör yaparak,körlerin olduğu bir dünyayı anlatmak, her insanı geçelim her yazarın bile harcı değildir. Saramago bunu Rus yazarları kıskandıracak kitap boyu süren başarılı tasvirlerle,hayret içerisinde bırakarak yapıyor. Hele doktorun tuvalette tasvir edildiği bölüm, bu başarıyı açıkça ortaya koyuyor.Yine defalarca bizim de okurken roman karakterleri ile birlikte midemizin Bulanması,kusma noktasına gelmemiz bu başarının kanıtlar olsa gerek. Bu yazma girişimini,sadece körlerin yaşadığı bir şehri tasvir ederek bırakmamak,kitabı aynı zamanda bir sistem eleştirisine dönüştürmek,toplumun ahlak yapısını sorgulamak,gören insanların oluşturduğu uygarlığın temellerini sorgulamaya çalışmakta kitapta yer alınca,bu kitap Nobel Barış ödülünü kesinlikle hak etmiştir diyebiliriz. Kitapta yer alan özlü sözleri,aforizmaları,yazar olmayan bir okura göre süslü cümleleri de unutmamak gerek.Kitap çok fazla alıntı yapılacak,üstünde düşünülecek ,okuru sarsan bakış açısını etkileyen ve sürekli kitapla tartışma halinde tutan sözler cümbüşüne sahip. Kitabın tartışmaya açtığı kavramlara gelirsek; bunların başında ahlak,toplumsal ahlak , kavramları geliyor diyebiliriz. Gabriel