Ömür denilen tek seferlik vadeli hayatta: kimi bilgeleşirken, kimi sinsileşir, habisleşir...kimi gülyağı sürünür, gülsuyu ikrâm eder; kimi çürük yumurta gibi kokar kimi gübre gibi; kimi o ağaç gibi ki hem gölgeli ve meyveli, kimi meyvesiz, boybos göğe dek uzanmış kibir kumkuması tozutan kavak gibi...
Hadi kapıyı araladık, o kapıdan içeri sızıp, biraz daha yürüyelim...
Kimi o ömür yolculuğunda her badireden bir ibret devşirip kalbini genişletir, aktıkça durulan bir nehir gibi berraklaşır; kimi vurduğu her kıyıda biraz daha tortu bırakır, hırsın ve hasedin bataklığında katılaşır.
Kimi vardır, dokunduğu ruhun söküğünü diker, hüzne ortak olur, kelâmından sükûnet damlar; kimi de pusuya yatmış bir avcı gibi açığını kollar, kelimelerini birer zehirli ok gibi fırlatmak için pusulasını hep karanlığa ayarlar.
Biri "çınar" gibidir; kökleri toprağın derinlerinde, gövdesi rüzgâra göğüs geren, gölgesinde yorulanın soluklandığı, kuşların yuva kurduğu bir sığınak... Öbürü ise "ısırgan otu" gibidir; ne gölgesi vardır ne meyvesi, sadece yanından geçene acı verir, dokunanı yakar ama sorsan kendini dağların şahı sanır.
Kimi yaşadıkça hafifler; hırslarını, egolarını, "ben"lik kavgalarını yolda birer birer dökerek arınır. Kimi de yaş aldıkça heybesine daha çok taş doldurur; kibir, tamah ve riya yüküyle kamburlaşır da yine de tepeden bakmaktan vazgeçmez.
Kapıyı ardına kadar açtık şimdi... bu hanın koridorlarında en çok hangisinin ayak seslerinin yankılandığını irdeleyelim biraz...
Hepsinden çokca var da, gül kokulu bilge nadirattan sanki...
Bu fani hanın kalabalığı hep o gürültülü, kokusu etrafı bulandıran takımla dolu. Kavaklar göğe uzanıp güneşi kapatır, ısırganlar paçaya dolanır da, insan dönüp bir nefes huzur aradığında o "gül kokulu bilgeleri" bulmak her çağda