Bilinçdışı, anlayamadığımız, kendisine vakıf olamadığımız bir bilgidir. Kendisini günlük hayatın psikopatolojisinde bize sunan bu ulaşamadığımız alanı Freud bilinçdışı olarak adlandırıyor, ona kararlılık veriyor ve bu nihayetinde bir yapı doğuran edimdir. Tıpkı bizde Yunus Emre'nin "bir ben vardır bende, benden içeri" deyişinde salık verdiği gibi Freud da "bir sen var sende," der, "o kadar emin olma, sandığın gibi kendinin efendisi değilsin, senden içeri bir efendi var." diye uyandırır.
Bilinçdışı kendisini her ne kadar kişinin niyetini ansızın yakalayan edimde gösterse de bu edimin bilinçdışını var etmesi için dinlenilmesi de gerekir, yani ben ile Öteki/Kültür arasında sahne alan bir bilgidir kendisi; uzamdan, zamandan ve kişiden bağımsızdır. Ne analistin ne de analizanın kendilerine özgü, nevi şahıslarına münhasır, özel olarak tahsis edilmiş bilinçdışı'ları yoktur, yalnızca aktarımda çıkan "analizin bilinçdışı" mevcuttur. Nasio, birinci ilke olarak Lacan'ın, "Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır." deyişini alıyor. Saussere'a göre dil göstergelerden (gösteren[S1] ve gösterilen[S2]) oluşsa da Lacan, gösteren'e öncelik verir. Saussere gösteren ve gösterileni bir bozuk paranın yazısı ve turası olarak görse de Lacan'a göre gösteren asli ve temel olduğu kadar gösterileni de üretir. Basitçe "kalem" kelimesini alalım; bu kelimenin zihinsel akustik imgesine yani fonolojik öğesine gösteren diyoruz, tamamiyle anlamdan uzak. Ve bu haliyle ben kalem kelimesinin bir duyguyu mu bir nesneyi mi bir rengi mi bir şahısın ismini mi belirttiğini bilmiyorum. Bunu bilebilmem için ise gösterilene ihtiyacım var; gösterilen kavramsal bileşenidir dilin. Az önce kalem derken zihnimde yalnızca akustik bir imge vardı şimdi gösterilen ile gelen, nesnenin zihnimdeki soyut tasarımı da var, kalemin